"Annecim,babacım,aşkım".. Yasak mı, değil mi?


Aman "aşkım" deme cinsel kimliği bozulur, "annecim" deme roller karışır, "babacım" dersen çok varoşsun, "paşam-prensesim" diye seslenme mükemmelliğe odaklanmasın, isminin sonuna 'cim' ekini de koyma vallahi bir daha sözünü dinletemezsin..
Bu konudaki tavrınızın çok hayati sonuçlar doğurduğunu hatta bir adım daha ileri gidip çocukların karakterini oluştuğunu söyleyen de, çocuğunuza hitap şeklinizden sizin karakter analizinizi yapmaya kalkanlar da, iyi bir anne baba olup olmadığınızı sorgulayanlar da var.
Kafanız karışmış olabilir, çocuğunuza seslenecekken tereddüte düşmeye başlamış, hatta dilinize yerleşen bu tür sözcükleri kullanmamak için çabalamış da olabilirsiniz.
Yapmayın.

Çocuğunuzu içinizden geldiği gibi sevin.
Adını da söyleyin, "aşkım" da deyin.
Bakınca içiniz titrerken "annecim" derseniz endişelenmeyin.

Dünya Kerimoğlu (Haziran 2015)


Tüm bu yazılan çizilenlerin arasında bu sevgili uzmanların unuttuğu bir şey var çünkü.
Çocuklar sadece duyduklarıyla değil, gördükleriyle, yaşadıklarıyla öğrenir.
Sözlere sökülen mesajları değil, tecrübe ettiklerini içselleştirir daha çok.
Sizin anne baba olarak benimsediğiniz ebeveynlik tavrı hitap sözcüklerinize indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.

Demokratik, kabul edici ve destekleyici tutumu benimsemiş bir anne evladına "annecim" dedi diye çocuk aile içi rolleri karıştırır mı sizce?
Ya da babası "aşkım" diye sevdi diye çocuk kuralları hiçe saymaya başlar mı?
Bu kadar basit mi..
Okul öncesi dönemde çocuklar somut düşünür, neden-sonuç ilişkilerini bir yetişkin kadar iyi kuramaz ama düşünme becerisi de bu kadar hafife alınabilir mi?

Bundan 30-40 sene öncesine göre anne baba tavırlarında ciddi bir değişim olduğu ortada. Eskiden susturan, çok fazla söz hakkı tanımayan, şımarır diye sevdiğini göstermekten sakınan, çok daha otoriter anne babalar vardı. Daha doğrusu çoğunluktaydı. Çocuk yetiştirmek için okumaya, araştırmaya hatta düşünmeye ihtiyaç duyanlar daha azdı. Nasılsa büyüyor denilerek büyüdü bir jenerasyon.
O nesilden çoğu çocuk bugün kendisinden zayıf gördüğünü ezen, güçlünün yanında haklı olsa bile sinen, hislerini göstermekten, empati kurmaktan yoksun yetişkinler olarak aramızda.
Sonra bazılarımız fark ettik ki bir şeyler yanlış.
Değişmeye başladık.
Çocuğunun kendinden bağımsız bir birey olduğunu fark etmiş, ona özgürlük alanı tanıyan, hakkını arayan, haklara saygı duyan çocuklar yetiştirmeye çalışan anne babalar olduk.
Ama bazen ipin ucu da kaçtı.
Özgür olsun derken, başkalarının özgürlük alanına girecek kadar benmerkezci hale getirdik çocuklarımızı.
Kural koymamayı en doğrusu sandık.
Her kararı kendi versin derken fark etmeden yaşından büyük sorumluluklar yükledik.
Yaptık, yapıyoruz.

Ama nedense meselemiz bu değil.

Mesele,çocuk yetiştirmeyi, aman çocuğunuza "aşkım" demeyin dengeler bozulur'dan ibaret sanmamızda.
Bu kadar basitmiş gibi davranmamızda .
Ama değil.

Siz önce;
-Çocuğunuza karşı açık olun, onun fikirlerini dinleyin, siz de düşündüklerinizi hislerinizi anlatmaktan çekinmeyin. Söz ve seçme hakkı verin.
-Tüm bunları yaparken kurallarınız da olsun. Her konuda kural koymaya çalışmak yerine, sizin için önemli belli başlı konularda kurallarınız olsun. Anne baba olarak bu kurallar konusunda tutarlı ve kararlı olun.
-Çocuğunuza rehber olun. Daha fazla okumasını istiyorsanız önce siz okuyun, saygı göstermesini istiyorsanız ona saygı gösterin.  Az konuşun, az söylenin, çok yol gösterin.
-Çocuğunuza yaşına ve gelişim özelliklerine uygun sorumluluklar verin. Ne her şeyi onun yerine yapmaya kalkın, ne omuzlarına fazla yük verin. Verdiğiniz sorumlulukların sonuçlarını görmesine imkan tanıyın.
-Mükemmel olmaya çalışmayın, mükemmeli beklemeyin. Siz de hatalar yapacaksınız, çocuklarınız da. Hiç hata yapmayan bir insan yetiştirmeniz mümkün değil, o yüzden hatalarını seven, onlardan ders çıkarmasını ve yeniden ayağa kalkıp devam etmesini bilen bir insan yetiştirmeye odaklanın.
-Çocuğunuzla hayatı paylaşın. Kaliteli zamanlar yaratın. Beraber olabilmenin tadını çıkarın.
Ve en önemlisi..
Çocuğunuzu sevin.
Sevginizi gösterin.
Başarılı olduğunda, olmadığında, hata yaptığında, kısacası her ne şartta olursa olsun anne babasının onu sevdiğini ve desteklediğini bilen çocuk kendine daha çok güvenir. Daha mutlu olur.

O yüzden bırakın severken doğru sözcükleri bulmaya çalışmayı.
İçinizden geldiği gibi sevin.
Seslenin.

Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu


"Baba" Olmama İzin Verir Misin?

Savaş-Dünya Kerimoğlu (Aralık 2014)
Anneler gelin bugün biraz öz eleştiri yapalım..
Söz konusu çocuğumuzla bağ kurmak olunca biz kadınlar 1-0  önde başlıyoruz.
Bebeğimizle aramızdaki bağ bir baba adayına göre 9 ay daha erken başlıyor.
Bir de bizi son sürat anneliğe hazırlayan hormonlarımız var tabi.
Düşünsenize bir anne ortalama 3 ya da 4. aydan itibaren bebeğinin hareketlerini hissedebilirken, deneyimsiz babalar 5-6 ay geçmeden muhtemelen hiçbir şey fark etmeyecek.
Biz gün be gün içimizde bir canlıyı, kendi yavrumuzu büyütürken, baba adayları yaşadıklarını tam olarak anlamlandıramadan bizim kaprislerimizle, alınganlıklarımızla uğraşmak için mücadele edecek. Yaptıklarımız sonuna kadar hakkımız o ayrı ama dedim ya bugün bir de hikayenin diğer tarafından bakmak amaç.
Doğum sonrası durum değişiyor mu dersiniz?
Birkaç günlük aranın hadi taş çatlasa bir haftanın ardından eğer ekstra bir durum yoksa eşlerimiz gözü arkada doğru işe gidiyor ve biz bebeğimizle baş başa kalıyoruz.
Zaten yeni doğanlar günün büyük kısmını uyuyarak geçiriyor, belki babalar uyanık anına denk bile gelmiyor ilk zamanlar.
Gece ağlayınca biz ışık hızıyla kalkarken eşlerimiz çoğu zaman mışıl mışıl uyumaya devam ediyor. Aslında zaten bebeği besleme şansları olmadığından mecbur iş bize düşüyor.
Hatta belki de sabah erken kalkıyor diye odayı bile ayırdınız. Evin erkeği geceleri yaşanan maratondan bihaber. (yapmayın!)

Savaş-Dünya Kerimoğlu (Mayıs 2015)

Bebeklerimizi elimizden geldiğince emziriyoruz, yemek yedirmek bizin işimiz haliyle.
Hele bir de ilk kez anne olunca bir an bile bırakmak istemiyor insan bebeğini, göğsümüzde uyumasının zevki de dünyalara değişilmez zaten.  Dolayısıyla çoğu zaman uyutmak da bizim görevimiz. Alt değiştirmek, üst değiştirmek hepsi ellerimizden öpüyor hanımlar..
Ama gel zaman git zaman...
Bütün sorumluluğu gönüllü üstlenen biz anneler yorulmaya başlıyoruz.
İstiyoruz ki "baba" da bize yardımcı olsun. İşlerin ucundan tutsun. Hem sonuçta bu ikimizin bebeği, ikimizin sorumluluğu değil mi.

Günaydın hanımlar. Hiç söylenmeyin. Bu tablo bizim eserimiz. Hepimizin!

Bu saatten sonra ister küsün, ister surat asın, söylenin ya da derdinizi açıkça anlatın ufak tefek yardımların ötesine gidemeyeceksiniz. Peki buna sebep erkeklerin "sorumsuzluk genleri" mi?
HAYIR!

Bir saatte bitiremiyor diye yemek yedirmesine, acaba canını acıtır mı korkusuyla giysilerini giydirmesine, biraz büyüyünce acaba göz kulak olabilir mi endişesiyle baba-kız ya da baba-oğul parka gitmelerine izin vermiyorsak, eşimiz başındayken bile gelip gidip yeni yeni yürüyen çocuğumuzu kontrol ediyorsak,
Farkında bile olmadan eşlerimizin "baba" olmasına izin vermiyoruz demektir.
Aman dikkat!
Unutmayalım, çocuklarımızın sağlıklı büyümesi için doğduğu andan itibaren anneleri kadar, güvenli bir liman olan babalarına da ihtiyaçları var!


BABA ADAMLAR
(Hakan-Alaz Ayan /İlker-Can Karagöz/Osman-Deniz Baytürk /Savaş-Dünya Kerimoğlu /Derin-Özgür-Deniz Akbaş/Engin-Doruk Yılmaz) 

O zaman gelin, en baştan başlayalım. Hem biz anneler, hem babalar hem de çocuklar için en doğru olanı yapmaya çalışalım.

-Hamilelik sürecinde bir erkeğin kendini "baba" olarak hissetmesi siz ne yaparsanız yapın çok da mümkün değil. Ama yine de atılacak adımlar var. Her kontrolünüzde eşinizin yanınızda olması gibi mesela.

Sadece ilk birkaç kontrol ve cinsiyetin belirleneceği haftalarda değil, her kontrolünüzde eşinizin sizinle olmasını isteyin.


-Bebek için gündüz alışveriş yapıp sonra akşam aldıklarınızı göstermek yerine, eşinizle beraber de alışverişe çıkın. Ama onu sadece "cüzdan" olarak görmemek kaydıyla.
Baba'nın zevkine güvenin, bebeği için kendi zevkiyle bir şeyler seçmesine, yakıştırmasına izin verin.

-Bebeğiniz doğduğunda ise eşiniz "baba" olduğunun gerçek anlamda farkına varacak, ama biraz çekingen durması da gayet normal.
Eğer siz de bebeğin canını acıtabileceği korkusunu körüklerseniz baba-çocuk iletişimine  zarar verirsiniz.
Bırakın babası da miniğinizi soysun giydirsin, altını değiştirsin, pış pışlasın, hoplatsın..

(Çoğu anne bunlara izin verse bile sürekli müdahale etme hatasına düşüyor. Öyle değil böyle yapacaksın, ama koluna dikkat et, aman çok hoplatma kusar..
Kim başında sürekli bir gardiyan ister ki? Karşınızdaki bebeğinizin babası ve emin olun en az sizin kadar hassas.)
(anne iç sesi: tamam sizin kadar olmasa da sonuçta o da babası değil mi?)

- Bebeğinizin bakımı konusunda yardım isteyin.
Ben bebekle ilgileneyim sen diğer işleri yap demek olmaz. Eşinizden sürekli alt değiştirme konusunda yardım da istemeyin örneğin. Bırakın o da çocuk sahibi olmanın keyifli anlarına ortak olsun. Baba olmanın, babalık yapmanın tadını çıkarsın.

- Bebeğinizin ihtiyaçları hakkında sadece annenizle değil eşinizle de konuşun.
Mutlaka fikirlerini alın. Ufaklığın yediği kahvaltı bulamacının içinde neler olduğunu bilsin babası da. Halbuki mamanın içine örneğin o gün havuç koyup koymayacağınızı -aslında siz kararınızı vermiş bile olsanız- eşinize de bir danışsanız.
"Sanki bizimki havucu pek sevmiyor bir de sen denesene" deseniz.
Bir taşla iki kuş vurdunuz demektir, bebeğiniz kendisiyle ilgilenen babasının, babası ise bir özelliğini daha öğrendiği bebeğinin keyfini sürüyor olacak..

-Baba-çocuk zamanları yaratabilirsiniz.
Hafta sonu örneğin. Bu hem size nefes almak için bir süre sağlar, hem de onların paylaşımını artırır. Bir park ziyareti olabilir bu, yürüyüş ya da biraz büyüyünce sinema.


-Babalar size nazaran biraz daha rahat davranıyor olabilir. Müdahale etmeyin. 
Minik adımlar atan bebeğinizin ellerini bırakmakta daha cesur davranabilir. Lütfen içinizdeki o "korumacı anneyi"  biraz frenlemeyi öğrenin bu gibi anlarda.
"Napıyorsun sen, küçücük çocuk bırakılır mı" diye koşturduğunuz anda hem çocuğunuzun öz güvenini zedelemiş, hem de eşinizin babalık hevesini kırmış oluyorsunuz.  

-Sakın ama sakın, mücadele etmekte zorlandığınız çocuğa karşı baba'yı bir cezalandırma mekanizması  olarak göstermeyin.

En sık yapılan hatadır,"yaptıklarını akşam babana anlatırım" demek hatta bir adım öteye gidip babaya telefon açıp "bak kızın/oğlun" ne yaptı deyip ufaklığı azarlamasını istemek.
 Bu durumda çocuğunuza verdiğiniz mesaj;
"Annem benimle baş etmekte yetersiz. Kötü bir şey yaparsam beni babam cezalandırır, ama eğer babam evde değilse annem bir şey yapamaz, o zaman en azından gündüzleri beni engelleyen yok"  Zedelediğiniz baba-çocuk ilişkisi de cabası..

O yüzden..
Bir gün gelip de omuzlarınızdaki ağır yükle çok yorulduğunuzu fark etmeden önce, eşinizin size omuz vermesine izin verin.
Bırakın "babalık" yapsın.
Baba olmanın, bir çocuğun en güvenilir limanı, en büyük süper kahramanı, ilk aşkı olmanın tadını çıkarsın..
İyi ki varsınız babalar!!! 
Gününüz kutlu olsun!!! 

Babam ve bebeğim (Nisan 2015)



Dede ve torunları (Mayıs 2015)

Bizim Karnemiz


Bir çocuk karnesiyle eve geldiğinde sadece onun başarı ya da başarısızlığını göstermez o yazılan rakamlar. 
O yüzden kendinizi de işin içine katıp, gönül rahatlığıyla "karnemizi aldık" diyebilirsiniz anne babalar. 

Anne babalar olarak biz, çocukların başarılarına ortak olmayı çok severiz zaten.
İyi bir karne ya da başarılı bir sınav sonucunda kendi payımıza düşeni itiraz etmeden alırız.
Özel ders aldırmışızdır, oturup masaya beraber çalışmışızdır, dershanelere taşımısızdır, eve misafir bile çağırmamışızdır, dikkati dağılmasın diye yemeğini meyvesini çalışma masasına getirmişizdir..
Yani söz konusu başarıysa mutlaka payımız vardır.

Ama çocuk istenilen başarıyı gösteremediğinde, o zaman kaçak oynamaya başlarız.
Bütün sorumluluğu çocuklara yıkarız. 
"Çalışmadın, oyun oynadın hep, ben sana dedim bilgisayarın başından kalk diye, günü gününe tekrar etmezsen, bol bol test çözmezsen böyle olur demedim mi?"
Bu söylenmeler o an içinizi boşatmanızı sağlasa da pratikte hiç bir işe yaramaz.
Çocuklar söylenerek, eleştirerek, kızarak, bağırarak söylediklerimizi çoğu zaman duymaz bile.
Bakın bırakın içselleştirmeyi, vicdani muhasebe yapmayı duymaz bile.
Öyle bağırıp çağırarak üzerinize düşen sorumluluktan da kurtulamazsınız üstelik.
Eğer ortada bir başarısızlık varsa, anne baba olarak bizlere de pay düşüyor..

Her şey bir yana, eğitim sistemi ve sınavlar üzerine söylenecek çok şey var aslında.
Gerçek becerileri tespit etmekten uzak notlama sisteminin, birkaç saate sıkıştırılmış sınavların çocuklarımızın gerçek yeteneklerini ortaya çıkarmadığı aşikar.
Ama ortada bir gerçek var. Eğer çok radikal bir hamleyle çocuğunuzu evde kendiniz eğitmeye karar vermeyecekseniz, bu sistemin bir parçası olacaksınız demektir.
O yüzden sadece eleştirmek yerine, çocuklarımız için mevcut sistemde en iyi şartları sağlamak da bize düşüyor anne babalar.

Karne günü geldiğinde neler yapacağımızı konuşacağız elbet ama önce biraz daha geriye gitmek gerek. Sağlam temellere oturmuş bir anne baba çocuk ilişkisi varsa eğer, bunun çocuğun okul başarısı dolayısıyla da karne günü üzerinde olumlu etkileri var çünkü.

1. Çocuğunuza sevginizi ve ilginizi koşulsuz gösterin. Hem başarısında hem başarısızlığında.

Çocuklarımıza belki şımarırlar korkusundan, belki de nasıl yapacağımızı bilmediğimizden sevgimizi yeterince göstermiyoruz. Ya da fark etmeden sevgimizi belli kriterlere bağlıyoruz.
Başarıya öyle odaklanmışız ki, sanki başarısız olunca artık sevmeyecekmişiz gibi bir mesaj veriyoruz çocuklara farkında olmadan. Bu gerçek değil elbette. Ama buna inanan bir çocuğun anne babasının sevgisini kaybetmemek adına kendini ne kadar zorlayacağını ve bu durumun çocuğu ne büyük bir strese sokacağını tahmin edemezsiniz.
Ya da sadece başarısızlıklarında anne ve babasının doğrudan kendisine odaklandığını keşfeden bir çocuğun, olumsuz da olsa bu ilgiyi üzerinde tutabilmek için bile bile başarısızlığı seçtiğini biliyor musunuz?
O yüzden çocuklarımıza "her ne koşulda olursa olsun, onları desteklemek ve sevmekten vazgeçmeyeceğimiz" mesajını çok net olarak vermemiz gerekiyor. 

2. Çocuğunuzun derslerine değil mutluluğuna odaklanın. 

Siz çocuğunuzla sohbet eder misiniz?
Edersiniz elbette.
Örneğin okuldan eve geldiğinde ya da akşam siz işten eve döndüğünüzde.

-Okul nasıl geçti canım?
-Tahtaya kalktın mı hiç?
-Öğretmenin ödevini beğendi mi?
-Sınavdan kaç aldın?

Bunları soruyorsunuz, soruyoruz.
Ve bunu sohbet sanıyoruz.
Oysa bu yaptığımız sohbet değil, sorgulama.
Hemen kendinizi çocuğunuzun yerine koyun.
Her gün işten geldiğinizde biri karşınıza geçip sorsa,

"Toplantın nasıldı?"
"Bugün önemli bir imza attın mı?"
"Patronun seni tebrik etti mi?"
"İkramiye alabildin mi?

İşte durum bu kadar net.
Sohbet etmek istiyorsanız çocuğunuza gününün nasıl geçtiğini sorun, kendisini nasıl hissettiğiyle ilgilenin, arkadaşlarıyla neler yaptığını, sadece derslerde değil, teneffüslerde nasıl zaman geçirdiğini merak edin, o gün ilginç bir şey yaşayıp yaşamadığıyla ilgilenin.
Çevrenize bakın.
İşinde başarılı, yüksek maaş alan ama bir ortama girdiğinde "günaydın" demeyi bilmeyen insanlar yok mu etrafınızda?
Şimdi soruyorum size, çocuğunuzun böyle bir insan olmasını ister misiniz?

3.Çocuğunuzla zaman geçirin. 

"Kaliteli zaman" kadar çok kullanılan ama hala anlamı anlaşılmayan bir kavram yoktur herhalde. 
Çocuğunuzla televizyonun karşısında oturmak, bilgisayar oyununda kapışmak, avm'ye gidip mağaza gezmek kaliteli zaman geçirmek değildir!
Oyun oynayın. 
Açık havada gezin.
Beraber spor yapın ya da sadece yürüyüşe çıkın.
Resim yapın, enstrüman çalın, mutfağa girin, yemek yapın. 
Uzun lafın kısası, birbirinize odaklanarak, birbirinizi keşfederek zaman geçirin. 

Bunları zaman kaybı olarak görmeyin sakın.
Okuldan gelen ve gün boyu bilgi bombardımanına tutulmuş bir çocuğu hemen dersin başına oturtmaya çalışmak hatadır. 
Dinlensin diye televizyonun karşısına kurulmasına ya da bilgisayar oyunlarına gömülmesine izin vermek de hatadır.
Doğru olansa çocuğun zihnini boşaltmasına yardımcı olmaktır. 
Yani bu kaliteli zamanlar çocuğunuzun ders başarısını artıracak, unutmayın. 

4. Çocuğunuza sorumluluk vermekten kaçınmayın ama sorumluluklarla da boğmayın.
Çocuklar çok küçük yaşlarda bile, gelişim özelliklerine uygun sorumluluklarla tanışabilir ve bunun altından kalkabilirler.
Okul çağına kadar annesi tarafından evin içinde elinde tabak geze geze beslenen ya da üstü başı hep bir yetişkin tarafından giydirilen çocuk okula başlayınca bir anda derslerinin, ödevlerinin sorumluluğunu nasıl tek başına alsın ki? Alamaz.

İşte böyle durumlarda her defasında çalışma masasına anne ya da babasıyla oturmaya başlar ve bu alışkanlık bir kez yerleşirse bırakması da zor olur.

Çocuklara sorumluluk verirken ipin ucunu da kaçırmamak lazım. 
Her işin fazlası zarar. 

Gelelim karne gününe..
Çocuğunuz düşük notlarla eve geldiğinde; 

-Önce başarılı olduğu dersleri gözden geçirin. 

"Ver bakalım hangileri zayıf" diye başlayan bir cümle çocuğunuzla aranıza uzun, kalın bir duvar örer. 
Üstelik bir hata yaptığını bilen çocuk, sizden duyacağı azarı bunun bedeli olarak görür ve herhangi bir iç muhasebe yapmaya gerek duymadan konuyu kapatır. 
Oysa biz çocuğumuzun yaptığı hatayı gerçekten anlamasını ve kendi kendine bir çözüm bularak bir daha tekrarlamamasını isteriz. 
İşte bu yüzden iletişim kanallarımızın açık kalmasını sağlamalıyız. 
Her insan takdir görmeyi sever, siz de bu şekilde başlayın değerlendirmeye. 
Karne kırıklar içinde olsa bile başarılı olduğu bir noktadan yakalayın. 
"Türkçe notun gayet iyi, önemli de bir ders, demek ki bu konuda elinden geleni yapmışsın" 
Daha önceki tavrınız bu değilse çocuğunuz da şaşıracak ve belki ilk defa sizi gerçekten dinleyecek. 

-Başarısızlıklarla ilgili tespitleri siz yapmayın, sorun!

"Yapmadın, çalışmadın, ben sana dedim, dinlemedin"
Unutun bu cümleleri. 
Çocuğunuzun yerine düşünmeyin.
Onun yerine konuşmayın.
Bırakın o düşünsün ve konuşsun. 

"Ben senin matematikte de iyi olabileceğini düşünüyordum, sence neden sonuç böyle oldu?"

Belki ilk anda bahaneler üretebilir.

"Öğretmen bana kafayı taktı, sınav günü hastaydın yapamadım"

Sinirlenmeyin ve sorgulamaya devam edin. Kendi hatasını kendisinin keşfetmesini istiyoruz. Biz damgalamıyoruz, yargılamıyoruz.

"Sence tek neden bu mu? Sen elinden geleni yaptığını düşünüyor musun?"

Bugüne kadar öz eleştiri yapmamış, sürekli etiketlenmiş çocukların tıkandığı noktadır bu. 
Düşünmesi için zaman tanıyın.
"İstersen odana git ve biraz düşün sonra bu konuşmaya devam edelim" 

Ve mutlaka arayı çok açmadan konuşmaya devam edin. Sorularınızla çocuğu yönlendirin. Sonunda yaptığı hataları kendi kendine tespit etmesini sağlayın. 

-Bir sonraki aşama; tatili planlamak. 

Öyle bol keseden cezalar atmayın. 
"Sana tatil boyu oyun yok, televizyon yok, bilgisayar yok, bütün derslerini düzelteceksin."
Uygulayamazsınız. 
Uygulamayın da zaten. 
Bu çocuk derslerinde başarısız olmuş olsa bile, her gün kalkıp okula gitti mi, öyle ya da böyle bir emek harcadı mı, o zaman her insan gibi onun da dinlenmeye hakkı var. 
Gerçekçi beklentilerle ve bütün aile birlikte yapın tatil programınızı. 

"Bu dönem sorumluluklarını yeterince yerine getirmemişsin anlaşılan, dolayısıyla bu tatilde bunları telafi etmen de gerekecek" diyerek alın elinize kağıt kalemi, birlikte bir program yapın. 
Ve bu programa çocuğunuzun dinleneceği, sevdiği aktiviteleri yapabileceği, oyun oynayabileceği zamanları eklemeyi de unutmayın. 

-Seçenek sunun. 

Onu yapamazsın, bunu yasaklıyorum demek yerine kendi cezası konusunda bile çocuğunuza söz hakkı verin.

"Malum bir dönem boyu ders çalışman gereken zamanlarda televizyon izledin ve bilgisayar oynadın. Şimdi de bu sürelerden kısarak eksiklerini gidermen gerekecek. Sen hangisini tercih edersin?"

Tabi ki isyanlar olabilir. 
Siz kararlı, net ama uzlaşıya açık bir tavır takının, çocuğunuz da isyan ya da ağlamalarla sizin tavrınızı değiştiremeyeceğini bilsin. 
Aksi halde "beni kimse anlamıyor" yakarışlarından başka bir şey olmaz elinizde. 

-Programa sadık kalın. 

Bunca emek verip bir program çizdikten sonra iki günde ipin ucunu kaçırmayın. Taviz vermeyin. 
Zaten bu sonuç gösteriyor ki, dönem boyu siz de söylenmek, "karne gelsin göreceğiz" demekten öteye gidememişsiniz. 
Aynı hataya tekrar düşmeyin. 
Söylenmek, bağırmak, çağırmak sonuç üzerinde olumlu bir etki sağlamıyor görmüş oldunuz zaten, seçenekler sunarak, çocuğunuza kendi hatasının bedelini ödetmeniz gerekiyor.
Örneğin programladığınız sürede ders çalışamadıysa o gün, eksik kalan süreyi bir günde ya da birkaç güne bölerek tamamlamasını sağlayın. 

Bunlara dikkat etmeniz işleri kolaylaştırır elbet ama hepsinden daha önemli bir nokta var. İzin verin de çocuğunuz bu yaz doya doya 'çocuk' olsun. Oynasın, gülsün, gezsin, tozsun. Elbet yetenekleri çerçevesinde yönlendireceksiniz ama ipin ucunu kaçırıp da kurstan kursa sürüklemeyin artık şu evlatları. Sadece sokakta oynamanın tadını da alsın bu nesil. İlla bir yere götürecekseniz, ormana(tabi hala bulabilirseniz) götürün arada, bırakın ağaca tırmansın, bir kamlumbağa, bir kirpiyi canlı canlı görsün! 

Son olarak bir de işin diğer boyutu var, değinmeden bitirmeyelim. 
Çocuk başarılıysa her şey daha kolaydır. 
Oysa anne baba olarak bu konuda da dikkat etmemiz gerekenler var. 
Başarıları takdir etmek konusunda aşırıya kaçarsanız, çocuk bu ilgili sürdürebilmek adına sürekli başarılı olması gerektiğine inanabilir. 
Ve en iyi olmak için aşırı çaba, insanı, hele de bir çocuğu çok yorabilir. 
Sadece başarıya odaklı insanlar en ufak bir aksilikte yıkılır, hatadan ders alıp yeniden yürümeyi çoğu
zaman beceremezler.
O yüzden en baştan kendimize sorup yolumuza öyle devam etmeliyiz,
Çocuklarımızı sadece başarılı birer yetişkin olarak mı görmeyi isteriz?
Yoksa elinden geleni yapan ama her şeyden önce mutlu bir insan mı?
Karar sizin..

Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu 



Çocuğunuz Konuşmuyor mu?

Anne baba olarak heyecanla bekleriz minik bebeğimizin ağzından çıkacak ilk kelimeyi..
"Anne" mi diyecek, "baba" mı.. Yoksa "mama" mı.. Belki de "dede".. 
Biz anneler genellikle çok da şanslı değiliz bu konuda, "b" "d" ve "m" haflerini daha kolay söyleyen bebeklerin ilk tercihi ya "baba" ya "mama" oluyor çoğunlukla..

Çocuğumuz büyürken onunla beraber gelişiyor konuşma yeteneği de, kendiliğinden gibi görünür ama aslında çevreyle birebir ilişkili bu gelişim.
Bazen de aksamalar oluyor.
Çocuğumuz o ilk kelimeyi ya da cümleyi bir türlü söyleyemiyor.
Aile büyükleri, eş dost "Bekle nasılsa konuşacak, o zaman da sussun isteyeceksin" diyor,
"Zaten babası ya da annesi de geç konuştu" mazeretlerini duymaya başlıyorsunuz. 
Hele bir de bebeğiniz erkekse hiç endişelenmeye gerek yoktur çevreye göre, çünkü erkek çocuk zaten geç konuşur.
Peki ne zamana kadar beklemek gerekir?
Bu bir problem midir?
Zamanı gelince kendi kendine konuşmaya başlar mı ya da anne baba olarak bir şeyler yapmanız gerekir mi?

Söz konusu konuşma becerisi olunca sorulacak çok soru var. Ama önce geç konuşma ve konuşma bozukluklarının tanısını yapmak en doğrusu.

-Gecikmiş konuşma:  ,
En baştan kabul edelim, her çocuk biriciktir. Tıpkı diğer temel becerilerde olduğu gibi konuşma söz konusu olunca da her çocukta farklılıklar görmemiz normal. Kimi daha erken başlar kelimeler kullanmaya kimi daha geç. Aynı yaşta çocuğu olan iki annenin belki de birbirlerine ilk sorusu oluyor; "sizinki konuşmaya başladı mı?"
Ama yapmayın çocukları birbirleriyle kıyaslayarak çıkarımlar yapmaya çalışmayın. Kendi çocuğunuzun gelişimini takip edin ve onu sadece kendi becerilerindeki ilerlemelere göre değerlendirin.
Tabi bunu yaparken bazı kriterleri göz önünde bulundurun.  
İki yaşını bitirdikten sonra, bir çocuk hala birkaç kelime söylemiyor, kısa cümleler kurmuyorsa, o zaman konuşması gecikmiş demektir.


-Artikülasyon bozukluğu:
Çocuğun “r”, “b”,”k” gibi sesleri yanlış çıkarması, mesela “araba” yerine “ayaba”, “abla” yerine “abya”, “kapı” yerine “tapı” demesi bu bozukluğa örnek.
Önce sevimli gelir bu konuşma tarzı anne baba ve çevreye. Taklitler yaparak, tekrar tekrar söyleterek fark etmeden pekiştirilir bu konuşma bozukluğu. Ancak yıllar ilerledikçe kelimeler düzelmezse anne baba endişelenmeye ve daha önce sevimli bulduğu bu durumu eleştirmeye başlar.
Eğer çocuk dikkat çekmek için yanlış telaffuz yapıyorsa bu değişken tepkiler kafasını karıştırır.
Yok eğer ağız ve diş yapısındaki anormallik gibi fizyolojik bir bozukluk ya da motor becerilerde bir yetersizlik varsa çocuğun konuşmaktan çekinmesine hatta içe kapanmasına neden olabilirsiniz.
O yüzden en baştan bu konuya hassasiyet göstermekte fayda var. 

-Kekemelik: 
Çocuklarda çoğunlukla 2-5 yaş döneminde ve birden bire ortaya çıkabilir. Bazı uzmanlar kalıtımın etkisini savunur ama özellikle çocukluk dönemi kekemeliğinde psikolojik nedenler ön plana çıkıyor. Hatalı anne baba tutumları, yaşanan travmatik bir tecrübe, anne ya da baba kaybı gibi çocuğu kaygılandıran ve strese sokan durumlarda kekemeliğe neden olabiliyor.

Şimdi gelelim neler yapmamız gerektiğine..   

Öncelikle çocuğunuzda geç konuşma ya da konuşma bozukluklarından biri görülüyor olabilir, hemen panik yapmayın.
Okul öncesi dönemde her 10 çocuktan birinde konuşma bozukluklarından biri görülüyor.
Tabi bu boş verin gitsin demek de değil.
Çok yüksek bir ihtimal olmasa da çocuğunuzun ileri düzey bir konuşma bozukluğu yaşamaması için eğer ihtiyaç varsa bir uzman tarafından tedavisi yapılmalı.

İşin bir diğer boyutu da az önce değindiğim sosyal uyum üzerindeki etkisi. Konuşmada güçlük yaşayan ve kendisiyle dalga geçileceğini düşünen ya da bu durumu tecrübe eden çocuk sosyal ortama uyum sağlamakta ve yaşıtlarıyla iletişim kurmakta güçlük çekiyor. Sonrasındaysa çeşitli sosyal fobilerin ortaya çıkma ihtimali artıyor.
Dolayısıyla kendi kendine geçer anlayışı çocuğa fayda sağlamıyor.

Eğer danıştığınız uzman sizin için bir tedavi programı uygun görürse en önemli noktanın sabır olduğunu unutmayın. Dünden bugüne mucize beklemeyin.
Konuşma bozukluklarının tedavisi anne,baba,çocuk ve uzmanın dahil olduğu uzun bir süreç. sonuç alabilmek için sabırlı ve tutarlı adımlarla sonuna kadar yürümek gerekiyor. Çoğu zaman anne baba gördükleri ilk iyileşmede tedaviyi yarım bırakıyor ama bu durumda geri dönüşler olabiliyor.

Bahsettiğim tablo daha ileri vakalar için geçerli.
Herhangi bir gecikme ya da bozukluk olmasa dahi anne baba olarak, çocuğunuzun sağlıklı dil gelişimi için yapmanız gerekenler var elbet. 

-Çocuğunuzla her fırsatta konuşun!! 
Masal anlatın, kitap okuyun, oyun oynayın. Okul öncesi dönemde bir çocuğun en önemli rol modeli anne babası yani sizsiniz. Siz çocuğunuzla konuşurken ne kadar çok ve farklı kelime kullanırsanız, çocuğunuzun kelime dağarcığı o kadar genişleyecek.

-Yaşıtlarıyla zaman geçirebileceği fırsatlar yaratın. 
Günümüzde çocğu çocuk bir apartman dairesinde, anneanne, babaanne ya da bakıcı eşliğinde başka kimseyi görmeden geçiriyor günlerini. Ama unutmayın, çocuğun yaşıtlarıyla beraber vakit geçirmesi konuşma hevesini artırır ve pratik kazandırır.

-Çocuğunuzu konuşmaya teşvik edin ama zorlamayın.
Bazı anne babalar her şeyi çocuklarının yerine yapar. Cümlesini bitirmeden tamamlar, eliyle ya da gözüyle işaret ettiğini ikiletmeden verir. Bunun adı aşırı koruyucu kollayıcı tutum. Her şeyde olduğu gibi koruma-kollamada da aşırıya kaçmak ne size ne çocuğunuza fayda sağlar. Çocuğunun hayatını kolaylaştırdığını zannedersiniz ama aslında gelişimini engellersiniz.
Çocuğunuzu yaşına uygun beklentilerle cesaretlendirin. 

- Çocuğa çok yüklenmeyin.
Tıpkı aşırı koruyucu olmak gibi çocuğa yaşını ve gelişim özelliklerini aşan beklentilerle yaklaşmak da doğru değil. Sürekli tekrarlaması için kelimeler sıralamak, söylemesi için zorlamak çocuğun erken konuşmasını sağlamaz. Çocuklara bir şeyleri öğretmek için yaklaşmayın,  vermek istediklerinizi oyunların, masalların, sohbetlerin içinde verin. İşinizin ne kadar kolaylaştığına siz bile şaşıracaksınız.

-Çocuğu gün boyu televizyon karşısında bırakmayın. 
Eğer anne baba olarak siz çalışıyorsanız, çocuğun bakımını üstlenen kişiye de çocukla mutlaka zaman gecirmesini, konuşmasını tembihleyin. Televizyondaki eğitici programlar sizin çocuğunuzla paylaşacağınız vakitler kadar yararlı olamaz.
Gün içinde az ilgi gören ve az konuşulan çocuklar çoğunlukla konuşmada çok geç kalıyor.
Vakit mi yetmiyor?
Unutmayın hiçbir ev işi çocuğunuzun gelişiminden daha önemli olamaz. İşler için ayırdığınız zamanlardan kısın, çocuğunuzla vakit geçirin. Bu kadar net.  

-Hatalı kelimelerin üzerinde durmayın. 
Anne babaların en sık yaptığı yanlışlardan biri de çocuğun hatalı kelimelerine aşırı ilgi ya da tepki göstermek.
Anne baba hatalı söylenen kelimeyi sempatik bulur, çocuktan tekrarlamasını ister hatta kendisi de o şekilde telaffuz ederse çocuk ilgiyi sürdürmek için hatalı söylemine devam eder. Kelime o şekilde yerleşir. Sonra sizin küçük kızınız/oğlunuz arkadaşları arasında konuşması konusunda alay konusu olursa neye uğradığını şaşırır. Anne babası hep gülüyorken arkadaşlarının dalga geçmesine anlam veremeyen çocuk ya saldırganlaşır ya içe kapanır.

Anne babasından hataları konusunda aşırı tepki gören çocuklar da çoğunlukla kendini geri çeker. Azarlanmamak için mümkün olduğunca az konuşmaya hatta daha az iletişim kurmaya başlar.

En sağlıklı anne baba tutumu çocuğun konuşma sırasındaki hatalarının üzerinde durmayan başarılarını ise destekleyen anne baba tutumudur.

-Çocuğu damgalamayın. 
"Sen neden konuşmuyorsun bak arkadaşın ne güzel anlattı derdini.."
"Koca çocuk oldun hala beceremiyorsun şu kelimeyi söylemeyi"
"Durma, takılma, derin bir nefes al, şimdi kekelemeden devam et bakalım"

Bu eleştirileri, uyarıları unutun!
Yardımcı olduğunuzu zannederken çocuğunuzu daha fazla strese sokmak istemezsiniz herhalde. Sadece cümlelerinizle değil, haliniz tavrınızla da çocuğu telaşlandırmaktan kaçının.
Önce siz sakin olun.
Çocuğun dudaklarına değil, gözlerine odaklanın.
Onun yerine cümlelerini tamamlamaktan kaçının.
Derdini anlatması için ona zaman tanıyın.
Yani uzun lafın kısası;
Sabırlı olun!!

-Çocuğunuza her fırsatta sevginizi gösterin.
Çocuklar başarısız olduklarında en çok anne babalarının sevgisini kaybetmekten korkarlar. Konuşma bozuklukları beraberinde güven sorunlarıyla gelebilir. İşte bu nedenle çocuğunuza sevginizin onun başarılarıyla bağlantılı olmadığını, onu her koşulda destekleyip seveceğinizi gösterin. Dikkat ettiyseniz söyleyin demedim, gösterin. Çocuklar sözlere değil, davranışlara bakar ve inanırlar.



Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU