Elveda bezler!


Çocuklarımızın doğumuyla marketlerde daha önce uğramadığımız o "bebek bezi" raflarını artık sıkça ziyaret ediyoruz. Üstelik bu ziyaretlerimiz çoğu zaman dile kolay en az iki sene devam ediyor.
Alması ayrı, taşıması ayrı, değiştirmesi hatta atması bile ayrı dert..
İşte o yüzden söz konusu bezden kurtulmak olunca bazılarımız o kadar aceleci oluyor ki birçok hata yapıp,süreci kısaltmak yerine daha da uzatıyor. 
Tuvalet alışkanlığı kazandırma sürecinde ilk ve en önemli adım doğru zamanı beklemek!
Dikkat etmemiz gereken ikinci noktaysa o doğru zaman geldiğinde doğru adımları atmak! 


Dünya Kerimoğlu/ 2015

Aslına bakarsanız çocukların tuvalet eğitimi zannedildiği gibi 2 yaş civarı değil, doğduğu andan itibaren başlar. Anne baba ve çocuğun bakımını üstlenen kişilerin verdiği tepkiler çocukta bir alt yapı oluşturur. Bu alt yapı da eğitim sürecindeki başarı ya da başarısızlığı etkiler. 
 

Daha önceki tavrınız ne olursa olsun iki yaşına geldiğinde çocuğunuza çiş ve kaka yapmanın gayet doğal bir süreç olduğunu, hepimizin bunu yaptığını anlatmaya başlayacaksınız. Eğer o güne kadar dolu bezlere aşırı tepkiler verdiyseniz, kokusunu, kaka yaparken yüzünün aldığı ifadeyi alay konusu yaptıysanız bebeğiniz bunun normal, sıradan, doğal bir süreç olduğuna o kadar kolay ikna olmaz.

Siz siz olun, çocuğunuz doğduğu andan itibaren çişini ya da kakasını yaptığında abartılı tepkiler vermekten kaçının. Unutmayın bu son derece doğal bir durum, bir insani ihtiyaç. Çocuğun kaka yaptığında kokusuyla dalga geçmek ya da alt değiştirirken yaşanabilecek küçük kazalarda öfkelenmek ya da eğlenmek onu utandırabilir, korkutabilir ya da teşvik edebilir.  

O "doğru" zamanın geldiğini nereden anlayacaksınız?
Çoğu çocuk ortalama 18-24 ay arasında bezi bırakmak için yeterli fiziksel olgunluğa erişiyor.
Genel olarak kabul gören yaş aralığı ise 1,5 - 3 yaş.
Tuvalet eğitimi için sadece fiziksel olgunluk yetmez, çocuğun psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak belli bir olgunlukta olması gerçekten çok önemli.
Aslında en güzeli çocuğunuzun size verdiği mesajları doğru okumayı başarmanız. Eğer bunu başarırsanız çocuğunuzun "anne artık beni bezleme" dediğini fark edeceksiniz.

İşte işinizi kolaylaştıracak birkaç öneri;


-Artık çişini azar azar ve sık yapmak yerine, günde birkaç defa ve daha fazla yapmaya başladı mı?

 -Gün içinde 2-3 saat çiş yapmadığı oluyor mu, açıp baktığınızda bezinin kuru olduğunu fark ediyor musunuz? 


-Çiş ya da kaka yaptığında size söylüyor mu, rahatsızlığını dile getiriyor mu? Bezini değiştirmenizi istiyor mu? 

-Tuvalette ne yapıldığıyla ilgili belli bir algısı oluştu mu? Tuvaletle çiş ve kaka arasındaki bağlantıyı kurdu mu?

Eğer bu soruların çoğuna yanıtınız 'evet' se, o zaman çocuğunuz beklediğiniz sinyali veriyor olabilir.

Ama..
Sakin olun! Heyecana kapılmayın! Ve lütfen acele etmeyin!

Siz sakin kalmayı başarır ve çocuğunuzu dinleyerek doğru adımları atarsanız, bu süreci belki daha uzun zamanda ama sandığınızdan çok daha sancısız atlatabilirsiniz. 


Bu arada yoğun bir iş dönemi, aile içi huzursuzluk, bir yakının kaybı, taşınma gibi aile içi dinamikleri değiştiren bir süreçten geçiyorsanız o zaman bırakın birkaç ay daha bebeğiniz beziyle gezsin. 

Bezi bıraktırma aşamasında hem çocuğunuzun hem de sizin kafanız rahat olmalı. 
Sizi ya da çocuğunuzu strese sokacak nedenler eğitimi zorlaştırır. 
Bu aşamada yapacağınız tekrarlayan hatalar sonraki dönemde sizi ve ufaklığı daha çok yorabilir. 

Eğer hem siz hem de bebeğiniz için uygun bir zaman olduğunu düşünüyorsanız o zaman işe koyulabilirsiniz.

Öncelikle her şeyin bir anda olmasını beklemeyin. 

Baştan kabullenin, yatak ıslanabilir, gün içinde kıyafetler sıkça değişebilir, koltuklar ve halılar çiş ve kakaya maruz kalabilir, çocuğunuzu gün içinde yıkama sıklığınız artabilir.
Bunları baştan kabullenin ki, karşılaşırsanız şaşırmayın.  


Gelelim atabileceğiniz adımlara;

Çocuğunuza anlattığınız masallara, hikayelere tuvaletle ilgili unsurlar katmaya başlayabilirsiniz ilk olarak. 

"Ayıcık arkadaşlarıyla oynarken çişi gelince koşa koşa tuvalete gitmiş".
"Külkedisi sabah ilk iş tuvalete gitmiş, sonra da ellerini bir güzel yıkamış"
Zihninde ufak ufak bir şeyler oluşmaya başlayacak. 

Ama kilit nokta abartmamak. Biz abartmayı severiz. Tuvalet eğitimi konusunda bu hatayı yapmayın. Bütün oyunlarınızı çişe kakaya odaklamayın. Günde birkaç mesaj yeter. Bu süreci uzun tutmanız gerektiğini de unutmayın.

İkinci adım bir lazımlık/oturak alın.

Şimdilerde üzerinde çeşitli kahramanlar olan, bir tuvaletten çok bir oyuncağı çağrıştıran hatta müzik çalan alkışlayan oturaklar var.
İlk görüşte sevimliler gerçekten ama bence çocuklara sandığınız kadar yardımcı olmuyorlar. Mümkün olduğunca evinizdeki klozeti çağrıştıran, sade bir lazımlık/oturak tercih etmenizi tavsiye ederim.
Bu tercih bir sonraki adımda yani oturaktan, klozete geçişte size yardımcı olur.
Tabi lazımlık evinize geldiğinde salonun baş köşesine de kurulmasın. 

Hatta mümkünse tuvalette dursun. 
Yani mümkün olduğunca doğal sürece uygun bir ortam hazırlamaya çalışın.

Lazımlık eve gelir gelmez çocuğunuzu oturtmak için zorlamayın. 


Bırakın bir süre sadece göz aşinalığı olsun. 

Eğer zaman zaman merak uyanırsa önce evdeki oyuncaklar deneyebilir mesela. 
Çocuğunuzla oyun oynarken peluş oyuncaklardan birini alın ve "bu ayıcığın çok çişi gelmiş.Tuvalete gitmek istiyor" deyin.
Oyuncağı alın, lazımlığa götürün ve üzerine oturtun.
Olayı bir törene çevirmeden. Abartılı tepkiler vermeden, "Aferin oyuncak ayıya/bebeğe" demek ve oyuna geri dönmek de yeterince net bir mesaj.

Alıştırma turlarından sonra ufaklık da lazımlığa oturmaya hazır olabilir.


Her çocuk farklı zamanda hazır olur. Kimi hızlı, kimi dirençli. 

Bunu en iyi siz bilirsiniz. 
Gözlemci kalın, çocuğunuzun verdiği mesajları takip edin. 
Denemeye hazır olduğunu hissederseniz, lazımlığa oturtun ve siz de bir yere oturup (çocuğun başında ayakta dikilmeyin) onunla sohbet edin. 
Birkaç saniye bile bu şekilde kalabilmesi ilk deneme için oldukça önemli.
Muhtemelen ilk denemede çişini ya da kakasını yapmayacak.
Mucize beklemeyin.  
Çişini ya da kakasını yapabildiği seferde onu tebrik edin, buna sevindiğinizi belli edin belki küçük bir ödül de verebilirsiniz.
Yapamadığı seferlerde hayal kırıklığına uğramayın, uğrarsanız da bunu ona belli etmeyin bari.
Kalkmasına yardımcı olun ve "demek ki daha gelmemiş, gelince bir daha deneriz istersen" deyin.
Yüzünüz asılmasın, sinirlenmeyin çünkü karşınızdaki ufaklık bunları algılamak için tüm alıcılarını açık tutuyor olacaktır.

Çocuğunuz lazımlıktan kalkar kalkmaz hemen altına da yapabilir. Bu bazen gerçekten kontrolü sağlayamadığından bazen de sadece sizi denemek için olabilir. İşte o anda kendi kendinizi sakinleştirmeyi başarmanız gerekiyor.
"Az önce kaldırdım, niye oraya yapmadın, benimle inatlaşıyor musun sen?" demeyin sakın ola. 

Bu cümleler aklınızdan geçse bile dilinizden dökülmesin aman. 
Çişi kakayı yakaladığınız an koştura koştura lazımlığa ya da tuvalete tutmaya da çalışmayın, bu çoğu zaman çocuğu daha da soğutur.

2 yaşındaki bir çocuğun tıpkı elleri, gözleri gibi kakasını da vücudunun bir parçası zannetmesi son derece normal.

 İşte bu yüzden kakasını alışkın olduğu bez dışında bir yere yapmak onda endişe yaratabilir. Kakasını yaptıktan sonra dönüp ona bakmak isteyebilir.
"Ay ne kadar pis, iğrenç, aman ne kötü kokuyor, hemen ondan kurtulalım" gibi tepkiler vermeyin.


Bazı çocuklar vücudundan bir parçanın düştüğünü bile zannedebiliyor ilk aşamada. 
Eğer siz kötü bir şey yapmış gibi davranırsanız bir sonraki seferde çocuk da yapmak yerine tutmak eğiliminde olur.

Onun yerine rahatlamış, başarmış olmasının üzerinde abartmadan durun.
"Sanki rahatladın değil mi, ne de güzel yapmışsın, hadi şimdi onları koymamız gereken yere koyalım, tuvalete dökelim, sifonu da beraber çekelim"
En azından ilk günler için bu bir oyun haline dönüşebilir.


Gece mi gündüz mü?

Hep gündüz konusunda konuştuk, gece uyurken çocuklar için bu kontrolü sağlamak çok daha zor olabilir. 

Kimi anne ilk etapta sadece gündüz bezi çıkarır, geceleri ise bezlemeye devam eder.
Kimi anne ise biraz daha zoru göze alır ve bezi bir kere çıkardıktan sonra bir daha bağlamaz.
Aslında bence bu tamamen annenin tercihine ve çocuğun özelliklerine bağlı.
Derin uyuyan çocuklarda gece kontrol süreci biraz daha uzun ve zor olabiliyor.
Dolayısıyla kararı siz verin. 


Ama bezleseniz de, bezlemeseniz de gece yatmadan önce çocuğunuza çok sulu şeyler yedirmemeye, içirmemeye özen gösterin ki çocuk daha da zorlanmasın.

Tabi yine çocuğunuzu en iyi siz tanıyorsunuz, gerekli görürseniz gece farklı saatlerde yine tuvalet ziyaretleri yapabilirsiniz. Aslında süreç tamamen size bağlı. Daha doğrusu çocuğunuza.

Başta da söylediğim gibi yatağın ıslanmasına da hazırlıklı olmalısınız. Bu konuda  annenin de işini kolaylaştırması açısından çarşafın altına konulan alezler işe yarıyor.Kaldırıp atıyorsunuz kirliye, yatak kuru kalıyor en azından. 
Ve elbette bu kazaların üzerinde hiç durmayan anne babalar en önemlisi..

Bezi bırakırken yapılacak en büyük hata ceza vermektir.


Sakın ama sakın altına kaçıran ya da bilinçli olarak gözünüzün içine baka baka salonun ortasında çişini yapan çocuğunuza kızmayın, bağırmayın ve ceza vermeyin. 

Tuvalet eğitiminde ceza olmaz!!!

Eğer kontrolü sağlayamadığı için yaptıysa ceza çocuğunuzun motivasyonunu azaltır ve bu kazaları daha sık yaşarsınız. 

Yok eğer inadından, sizi kızdırmak ve böylece dikkatinizi çekmek için yaptıysa ceza davranışı pekiştirir ve mutlaka takrarlanmasına sebep olur.

Tuvalet alışkanlığı söz konusu olduğunda hataları görmemek, başarıları da abartmadan takdir etmek altın kuraldır!


Denemelere başladıktan sonra ortalama bir- bir buçuk ayda hiçbir ilerleme kaydetmediyseniz, bir süre mola vermek en doğrusu. Demek ki henüz bebeğiniz bezini çıkarmaya hazır değil. Bu mola yeniden deneyene kadar size ve ona sakinleşmesi ve yeniden güç toplaması için zaman verir. Bezi geri takarsam hiç bırakamam diye de düşünmeyin. Elbet kurtulacaksınız, sadece şimdi değil.

Geri dönüşler de olabilir!


Bezsiz yaşamaya çoktan alışmış olan çocuğunuz kardeşi olduğunda, anne babası boşandığında, bazen mekan değiştirdiğinde, çocuğun bakımıyla ilgilenen kişi değiştiğinde, kreşe başladığında ya da herhangi bir değişikliğe tepki olarak yeniden altına yapmaya başlarsa şaşırmayın. Bu sık görülen bir durum. 
Bu geri dönüşler sizi korkutmasın. Ama yine doğru adımları atabilmek için bir uzmana danışmakta fayda var. Sonuçta çocuğunuzu tedirgin eden bir durum yaşanmış belli ki. Tek başınıza doğru yolu bulmaya çabalamaktansa yardım almak daha kolay. 

Kıyaslama yok!

En önemlisi; çocuğunuzu kimsenin çocuğuyla kıyaslamayın.

Diğer çocuklardan birkaç ay geç kaldı diye paniğe kapılmayın.
Her çocuk tıpkı annesi, babası gibi kendine özeldir.
Bu sizin yolunuz, sizin yolculuğunuz. Nasıl gideceğinize bebeğiniz ve siz karar vereceksiniz..
 
 
Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU

Kim Korkar Kreş'ten..

Eğri oturup düz konuşalım yine.
Kim korkar hakikaten kreşten?
Çocuklar mı?
Yoksa onlardan ayrılmayı, onların bağımsızlaşmasını göze alamayan bizler mi?

Şartlar izin verdiği kadar bizimleydi bebeğimiz, daha doğrusu biz evdeydik onunla. Çalışıyorsak anneanne, babaanne ya da bakıcısıyla yine "güvenli limanımızda" yani evimizdeydi. Kuralları biz koyduk.
Hava soğuksa dışarı çıkarmadık.
Yatma saatine, yemek saatine biz karar verdik.
Ne kadar televizyon izleyeceği konusunda son sözü biz söyledik.
Ne öğrendiyse biz öğrettik.
Gideceği yerlere beraber gittik.
Oyunlarında biz vardık.
Bebeğimizin her şeyi bizdik.
Peki ya şimdi..

Artık kendi kanatlarıyla uçma, sosyalleşme, başkalarının kurallarına uyma zamanı geldi.
Çocuğumuz hiç tanımadığımız biri tarafından yoğrulacak.

Peki ya o ortama uyum sağlayamaz, arkadaş edinemezse?
Ya sabahın köründe, karda kışta sokağa çıkmalara dayanamaz hastalanırsa?

Öğretmenini sevsin tabi ama onun bizim çocuğumuzla bizden fazla zaman geçirmesi, bizden fazla şey paylaşması da haksızlık sanki. Gün gelecek bir veli toplantısında o öğretmen bizim doğurup büyüttüğümüz çocuğu bize anlatacak bir de..
Peh..
Dese de içimizdeki o kuruntulu anne-baba, aklın yolu bir;
Okul öncesi eğitim gerçekten çok önemli.

Tabi eğitim derken, henüz oyun çağındaki çocukları sayılara, harflere boğmaktan da bahsetmiyorum. Bu konuda söylenecek çok şey var aslında ama en baştan başlayalım.

Kreş sadece bir bakım evi değildir.

Eğer amaç sadece çocuğun zarar görmeyeceği bir dört duvar arasında, oyuncaklarıyla oynaması, zamanı geldiğinde yemeğini yemesi, vaktinde uyuyup uyanması olsaydı o zaman zaten kreşe gerek kalmazdı. Evlerimiz tüm bu ihtiyaçların sağlanacağı en uygun yer zaten.
Okul öncesi eğitimle ilgili esas mesele, çocuklarımızın öğrenmeye en açık olduğu bu dönemde anne baba olarak bizim veremeyeceklerinizi de alabileceği bir yerde olması.
İşte bu nedenle çocuğunuzu kreşe yollamaya karar verdiğinizde, lüks bir bina, her gün çeşit çeşit çıkan yemekler sizi ikna etmeye yetmesin. Kreşin eğitim programını da detaylı şekilde inceleyin. Size değil, çocuğunuzun ilgi ve yeteneklerine uygun olanı seçin.

Unutmayın, 0 - 7 yaş arası yani normal şartlarda ilk okula başlamadan önce çocuğunuzun bilişsel gelişiminin yüzde 70'i tamamlanmış oluyor.

Deniz Doğa Gülen



Ama..
Tıpkı lüks binalar gibi, dolu dolu eğitim programları da kandırmasın sizi.
Çocuğunuza üç dil birden öğreten, ilk sene sayıları halledip, ikinci sene harfleri aradan çıkartan, hatta biraz ilgisi varsa okumayı bile söktüreceğini vaad eden o kreşler var ya, işte onlar çocuğunuza "çok" şey katarken aslında ondan en kıymetli şeyi, "çocukluğunu" çalıyor.
Sonra ilk okul birinci sınıfın daha ilk aylarında, öğretmeninin hiperaktifliğinden ya da ilgisizliğinden şikayet ettiği çocuğunu elinden tutup bir uzmanın kapısını çalan anne babalar "neden" diye soruyor.
Neden mi?
Çünkü siz çocuğunuzun oyun oynaması gereken zamanda dilediğince oyun oynamasına izin vermediniz.
Çünkü ona sayıları ezberlettiniz.
Çünkü harfleri öğrettiniz hatta okuması yazması için teşvik ettiniz.
Şimdi ilk okul öğretmeni, sınıfındaki tüm çocuklara eşit muamele etmek zorunda ve o çocukların arasında sizin çocuğunuz gibi okuma yazma bilmeyen, hatta harfleri ve sayıları hiç tanımayanlar var.
Yani sınıfta hiçbir şey bilmeyen bir çocuk esas alınarak işliyor eğitim sistemi.
Sizin gereğinden önce çok şey öğrenmiş yavrunuz da sıkılıyor haliyle.
Sıkıldıkça derse ve okula ilgisi azalıyor.
Neden aynı şeyleri tekrar tekrar yapmak zorunda olduğunu sorgulamaya, şikayet etmeye başlıyor.
Zamanında doya doya oynayamadığı oyunu bu kez ilk okul sırasında oynamak istiyor.
Kurallar karşısına çıkınca bocalıyor.
İşte size nur topu gibi bir okula uyum sorunu.
Hatta okul fobisi.
Bilmem yeterince açık anlatabildim mi.

Bu demek değil ki, çocuklar kreşte hiçbir şey öğrenmeyecek.
Elbette öğrenecekler.
Topluma uyum sağlamayı, kurallara uymayı, insan ilişkilerini, renkleri, doğayı, hayvanları, bitkileri, dünyayı öğrenecekler. Daha doğrusu öğrenmeliler.
Adı üzerinde.
Okul öncesi eğitim.
Sayılar, harfler zaten okul programlarında var.
Bırakın çocuklar onları zamanı gelince öğrensin.

Okul öncesi dönem çocukların bol bol oyun oynaması, oyunla öğrenmesi gereken bir dönem. Çocukların beslenmek, uyumak gibi oynamaya ihtiyaçları var.
Anne baba olarak bu ihtiyaca cevap verecek, oynatırken öğretecek bir kreş bulmak da bizim görevimiz. Ama baştan söyleyeyim işimiz zor.

Aslan Tuna Sarıcan 


Eğer şartlar izin veriyorsa 3 yaş öncesi kreşe göndermeyin!

Özellikle altını çiziyorum, eğer şartlar izin veriyorsa.
Yani eğer çocuğunuza evde bakabilecek biri varsa, bu kişi siz ya da güvenebileceğiniz bir kişiyse, tabi bir de bu kişi çocuğa uyum sağlayabiliyor, onunla kaliteli zaman geçirebiliyorsa üç yaşa kadar çocukların evde kalmalarını tercih ederim.
Ama şartların buna her zaman izin vermediğinin de farkındayım.
Özellikle çalışan ve yardım alması mümkün olmayan anneler çocuklarını çok daha erken kreşe göndermek zorunda kalabiliyor.
Bu çocuğunuzun mutlaka bir sorun yaşayacağı anlamına gelmiyor elbette. Ancak yıllardır okula giden bu çocukların, ilk okul döneminde daha hevessiz hatta bazen bıkmış olabildiklerini görüyorum. O nedenle anne baba olarak size biraz daha fazla sorumluluk düşüyor.
Tabi dikkat etmeniz gereken bazı noktalar da var.
Bunlardan biri çok sık yapılan bir hata.
O da çocuğun kardeşi olunca kreşe başlaması, hatta anne babanın bunu hesap ederek kardeş için o zamanı beklemesi.
Kulağa işleri kolaylaştırıyor gibi gelse de, kardeşle ilgili sorunların temelinde bu anlayış yatıyor çoğu zaman.
Eve yeni bir bebeğin gelişiyle, evden ayrılan çocuk kendini uzaklaştırılmış gibi hissediyor. Hele bir de önceleri yani kendisi evdeyken çalışan annesi şimdi kendisi okula giderken yeni gelen bebekle evde kalıyorsa, bu çocuk nasıl kıskanmasın?
Kardeş bir çocuğun hayatında baş edilmesi, uyum sağlanması gereken en önemli dönüm noktalarından biri gerçekten. Yani zorlu bir görev. Bir de tam bu dönemde çocuğa kreşe alışma görevi yüklemeyin. Bu yük küçücük omuzlarına fazla ağır gelebilir.
Çocuğunuzun kardeşine alışması için evde kardeşi ve annesiyle zaman geçirmesi, aile düzeninde çok fazla şeyin değişmediği en önemlisi de anne ve babasının onun hala çok sevdiğini görmesi, bundan emin olması gerekir.
 
Uzun lafın kısası, aslında çocuğun kreşle tanışma yaşı ailenin şartlarına oldukça bağımlı.
O nedenle yaşa takılmaktan çok, uygun şartlar içinde en doğru adımları atmaya çalışmak bence en iyi sonucu verir.
Bu noktada, oyun grupları, aktivite saatleri ya da çeşitli kurslardan bahsetmediğimin de altını çizmem gerek. Benim bahsettiğim çocuğun tüm gün evinden uzak kaldığı tam zamanlı kreşler.

Çocuğun kreşe hazır olup olmadığını anlamak..

Yaşa takılmayacaksak çocuğumuzun kreşe hazır olup olmadığını nereden anlayacağız?

Çoğu kreşin de belli kriterleri var zaten. Özellikle de çocuğunuz 3 yaş civarındaysa.
İlki ve en önemlisi çocuğun tuvalet alışkanlığı kazanmış olması, kendi kendine yeme ve uyuma konusunda temel bir becerisinin olması da bekleniyor. Bu beceriler çocuğun kreşe ve arkadaş grubuna uyumunu da kolaylaştırıyor. O nedenle kreş kararı vermeden önce çocuğunuzun bu süreçleri atlatmış olmasına dikkat etmekte fayda var.
Ama asıl önemli nokta çocuğunuzun size verdiği mesajlar, sinyaller.
Bu sinyalleri dikkatle okursanız çocuğunuzun "artık bu evden, sizden fazlasına ihtiyacım var" dediğini anlarsınız.

O güne kadar oyun oynarken kendi kendine yeten çocuğunuz, size ya da evde bulunan diğer kişilere daha çok gel beraber oynayalım demeye başlar.
Parka ya da eğlence merkezlerine gittiğinizde, yaşıtlarıyla karşılaştığında ise sizi unutur.
Daha çok soru sormaya başlar.
Daha sık sıkıldığını söyler.

Mesaj çok net: Sizden alacağımı aldım, belli bir olgunluğa eriştim, şimdi arkadaş istiyorum. Yaşıtlarımla olmak istiyorum, farklı bir ortamda yeni şeyler öğrenmek, daha çok oyun oynamak istiyorum"

Kreşte ilk gün..

Kreşe başlama süreci çocuğun mizacı ya da anne babanın tavrına bağlı olarak sancılı olabilir.
Sonuçta muhtemelen sizden ilk kez ayrılıyor.
Üstelik yeni ve tanımadığı bir ortama girmek için.
Bu noktada anne babanın yanı sıra anneanne, babaanne ve dedelerin tutarlı olması son derece önemli.
Bazen aile büyükleri bakımını üstlendikleri çocuğun kreşe gönderilmesini dirençle karşılayabiliyor. Hatta "ben bakamıyor muyum ki" diyerek tepki gösterebiliyorlar.
Onlara bu durumun kendilerinden bağımsız ve torunlarının yararına olduğunu, okul öncesi eğitimin önemini baştan anlatmanız gerekiyor ki sizinle ortak hareket edebilsinler. Çocukların kafasını karıştırmasınlar.

Çocuk çok azı kreşe ilk günden uyum sağlar, çoğu ilk günlerde ayrılık konusunda zorlanır.
İşe ona güven vererek başlayın.
Bir de onun gözünden bakın.
Bilmediği, daha önce hiç tecrübe etmediği bir ortama girecek, hiç tanımadığı yaşıtları ve öğretmen denilen yetişkinlerle tanışacak, gittiği yerde belli kurallar olacak ve onlara uyması gerekecek.
Ne zorlu bir görev değil mi?
Gel-gitleri olması, bir gün kreş için heveslenip diğer gün vazgeçmesi son derece doğal.
Size düşen korkusunu anlayışla karşılamak. Ama asla o korkuyu körüklememek.
O yüzden kreşi sanki bir oyun eviymiş, orada her istediğini yapabilirmiş gibi anlatmayın çocuğunuza. Çünkü ilk okul kadar olmasa bile yine de belli kurallara uyması gerekecek. Eğer siz bu kurallardan hiç bahsetmezseniz, belki ilk gün hevesle gidecek ama ikinci gün hepiniz için çok daha zor olacak. Çünkü çocuk hayal kırıklığına uğrayacak.
Aynı şekilde kreşle ilgili olumsuz mesajlar da vermeyin. Yemeğini yemediğinde, "kreşe bir başla bak orada öğretmen kızınca nasıl da yersin, bakalım öğretmen böyle koşar mı peşinden" derseniz, zamanı gelince çocuğun kreşe hevesle gitmesini bekleyemezsiniz. Aman dikkat!

Önünüzde iki seçenek var.
Her ikisinde de tercihen sizin ama şartlar izin vermiyorsa bakımını üstlenen kişinin birkaç günü çocuğu kreşe alıştırmaya ayırmanız gerekecek.
Eğer çocuğunuz sorun yaşamadan sınıfa girdi, oyuna daldıysa şanslısınız.
Ama eğer işler o kadar kolay görünmüyorsa "aşama aşama" kuralını uygulayabilirsiniz.

İlk gün çocuğunuzu sınıfına bırakınca ona binanın içindeki bir başka noktada bekleyeceğiniz sözünü verin. Ve gerçekten bekleyin.
Aralarda çıkıp baktığında sizi söz verdiğiniz noktada bulsun.
Sakın ola ki kaçmayın!
Tercihen ikinci gün bu kez bina dışında bir nokta seçin, örneğin bahçe, spor salonu.
Sözünüzü tutmanız yine altın kural.
Üçüncü gün ise okulda beklemeyeceğinizi ama yemek saati ya da oyun saatinde okula geleceğinizi anlatın. Ve elbette söz verdiğiniz saatte orada olun.


İkinci seçeneğiniz ise, çocuğunuzun kreş saatlerini kademeli olarak artırmak.
İlk etapta birkaç saatle başlayın. Ama baştan konuştuğunuz saatler konusunda tutarlı olmalısınız.
Ağladı diye kapıp eve götürmek yok.
Bir sonraki etapta yarım gün ve en son olarak da tam gün.
Her ki yöntemde de çocuğunuz bir adıma alıştıktan sonra diğer adıma geçin. Aceleci olursanız geri adım atmak zorunda kalabilirsiniz. Oysa yavaş ama emin adımlarla ilerlemek en doğrusu.
Bu süreçte size muhalefet eden öğretmenlerle de karşılaşabilirsiniz.
Biz her zaman çocuklarla uğraşıyoruz diyerek anne babaları çocuklarını bırakıp gitmeleri konusunda zorlayan o öğretmenlerin, çocuk herhangi bir uyum sorunu yaşadığında sorunu çözmeniz için yine size başvuracağını da unutmayın. Çocuğunuzu en iyi siz tanıyorsunuz. Elbette aşırıya kaçmadan(!) çocuğunuz için doğru adımları atmak da sizin hakkınız. Bu gidip çocukla sınıfında oturabileceğiniz anlamına da gelmiyor tabi ki. Öğretmenin alanına girmeden ama kendi çocuğunuzu da hırpalamadan bir orta yol bulup ona göre davranmalısınız.

Bir başka önemli konu.
Kreşe başlayan çocukların çoğu hemen hastalanır ve zaten çocuğundan ayrılmak konusunda zor ikna olmuş olan anne babalar vicdan azabı duymaya başlar.
Eğer bir de aile büyükleri "ben size demedim mi, sefil ettiniz küçücük çocuğu" diye eleştirilere başlarsa, bu vicdani yük artar da artar.
Ama hemen vazgeçmeyin.

Belki zor gelecek. Daha önceleri hiç grip olmayan çocuğunuz daha iyileşemeden yeniden hastalanacak.
İçinizi rahatlatmaz biliyorum ama bu eninde sonunda olacak.
Kreşe yollamasanız bile, ilkokula başladığında yaşayacaksınız aynı şeyleri.
Doğru zamanda, doğru kreşin çocuğunuza katacakları asla yadsınamaz.

Biliyorum, her çocuk anne babası için biriciktir.
Hepimizin evladı öyle.
Kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama hepimiz hayatımızı çocuklarımıza göre şekillendiriyoruz.
Anne baba olarak çoğu zaman kendimizden önce onları düşünüyoruz.
Ama kim bir ömür çocuğunu kolları arasında, kanatları altında tutabilmiş ki..
Kim çocuğunu kötülerden, zorluklardan, başarısızlıklardan tamamen korumayı başarabilmiş ki.
Er ya da geç çocuklarımızı hayatla tanıştırmak zorundayız anne babalar.

Okul öncesi eğitim işte bu işe yarıyor.
Çocuklarımıza paylaşmayı öğretiyor.
Mutluluğuna, üzüntülerine başkalarını ortak etmeyi, onların hayatlarına ortak olmayı.
Hakkını aramayı, saldırmadan hakkını savunmayı, başkalarının hakkını vermeyi.
Empatiyi.
Başarılı iletişim kurmayı.
Fırsatları değerlendirmeyi.
Düşmenin, yenilmenin de normal olduğunu.
Düşünce yeniden kalkmayı. Yeniden başlamayı.
Kendisine olduğu kadar diğerlerine de değer vermeyi.
Hayatın kurallarını..
Hayatın kendisini..



Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU

Yemek Yedirmek Ya Da Yedirememek, İşte Bütün Mesele Bu..



Yemiyor..
Yahu bu bizim bebeler yemiyor işte.
Bir iştahsızlık, bir mızmızlık, yemeği beğenmeme, yemek seçme. Sanki genetik kodlarına işlenmiş.
Elin çocukları elinde çatal lokmaları devirirken, biz, çeşit çeşit oyundan, televizyondan, tabletten, telefondan, videodan, reklamlardan, çizgi filmlerden medet umuyoruz bir lokma daha yutturabilmek için.
Aç kalacak değil ya bu çocuk.
Elimizde tabak çocuklarımızın peşinden gezmeye mecburuz.
Her yemek saati aynı kabusu yaşamaya mecburuz.
Biz öyle başka anneler gibi, yemezse yemesin, acıkınca elbet yiyecek diyemeyiz ki.
Hem zaten bizimkiler başka bebekler gibi de değil, bir inat bir inat, uğraşmazsak yemiyorlar.
Öyle kitaplarda yazılıp çizilen tavsiyeler de gerçek hayata uymuyor işte. Ya da bizim gerçeklerimize uymuyor diyelim. Biz koca bir tabak bitmeden içi rahat etmeyen anneleriz.
Önce bu gerçeği kabullenelim yolumuza öyle devam edelim.

İçinizden geçenlerle biraz olsun örtüşüyorsa bu söylediklerim, aramıza hoş geldiniz.
Yumuşak karnı çocuğunun beslenmesi olan, üç ana öğün, en az iki ara öğün tam porsiyon yedirmeye odaklanmış Türk anneleriyiz biz.
Bu saatten sonra bugüne kadar öğrendiğimiz, inandığımız, annelerimizden, çevremizden gördüğümüz bu alışkanlıkları değiştirebilir miyiz. Hayır.
O zaman gelin, bizim yaşam alışkanlıklarımız içinde bu beslenme saati kabusuyla ilgili neler yapabiliriz ona bir bakalım.

Dünya-Savaş Kerimoğlu (Ocak 2015)


1. Ailece bir yemek alışkanlığı oluşturun. 
Söylemekten bıkmayacağım en temel tavsiyedir, çocuğunuza bir şey öğretmek istiyorsanız önce siz yapın. Çocuklara konuşarak bir şey öğretme ihtimaliniz zayıf, bunu söylenerek yapma ihtimalinizse hiç yok. 
"Bak yemezsen güçlü olamazsın, büyüyemezsin, uzayamazsın" 
Şimdi derin bir nefes alın ve bu cümleleri zihninizden söküp atın, dilinizin ucuna gelirse yutun. 
Bir çocuğun düzenli bir yemek alışkanlığı oluşturması için ilk koşul o ailenin düzenli bir yemek alışkanlığının olması. Yani ortalama olarak aynı saatlerde, ailece, yemek masasında oturup yemek yemelisiniz. Eğer anne ya da babanın çalışma saatleri bu düzene izin vermiyorsa hepinizin evde olduğu günlerde topluca, diğer günler evde kim varsa bu alışkanlığı sürdürmelisiniz. 
Eğer bir ailede anne işten gelince mutfakta atıştırıyor, babaya yemeği televizyon karşısında tepside veriliyorsa, çocuğun oyun oynarken yemek istemesi son derece normal. 
Ailece sofraya oturmak, sadece beslenme alışkanlığı konusunda değil, her anlamda o aileye çok şey katar. Sofrada gün boyu neler yapıldığı konuşmak, hiç olmazsa havadan sudan sohbet etmek paylaşımı artırır. En önemlisi de çocuk sofrada ailesiyle güzel vakit geçirmeyi öğrenir.
Bir de çocukları sofraya oturmadan önce doyurup ağız tadıyla yemek fikri var ki, kısa dönemde işleri kolaylaştırsa da sonra başınıza dert açar.
Çocuğunuzun 6. aydan sonra (ek gıdaya geçişinizle birlikte) en azından bir öğünde, yemeğinin bir bölümünü mama sandalyesinde sizle beraber sofrada yemesi ileri dönem için büyük yatırım, bunu unutmayın.

Dünya Kerimoğlu (Temmuz 2015)
2. Çocuğunuzun kendi kendine yemesine izin verin. 
Annelerin çocuklarının yemesi konusunda aşırı hassas olmasını anlarım da, temizlik konusundaki bu aşırı hassasiyeti bir türlü anlamlandıramıyorum. Unutmayın, bir çocuğun kendini geliştirebilmesi için, yaşına uygun becerileri kazanabilmesi için, teşvik edilmesi gerekiyor.
Siz çocuğunuza bu özgürlük alanını tanımazsanız, bu çocuk nasıl öğrenecek.
Evet kaşıkları hızlı hızlı çocuğun ağzına tıkınca yemek daha çabuk bitiyor.
Evet siz yedirince daha çok yiyor, diğer türlü iş biraz da oyuna dönüyor.
Evet kendi yerse her taraf batıyor.
Ama öğreniyor da, kaşığı kendisi götürünce ağzına başarmanın hazını yaşıyor, yemekten keyif alıyor. Birey olmak yolunda önemli bir adım atmış oluyor.
O yüzden susturun içinizdeki o temizlik hastası kadını, serin çocuğunuzun mama sandalyesinin altına büyükçe bir örtü, koyun meyve tabağını önüne ve beraber yemeye başlayın.
Alt tarafı fazladan bir örtü, birkaç parça kıyafet, bir de küçük el yüz yıkamak zorunda kalacaksınız.

3.Seçenek sunun, yaratıcı olun. 
Çocuklar oyun sever. Oyunla hem keyif alır hem öğrenirler. O zaman yemek faslına da birkaç küçük oyun katmakta ne zarar olabilir ki.
Sevdiği karakterin resminin olduğu birkaç tabak ve bardak edinerek başlayın işe.
Sofrayı kurarken sorun, hangi tabakta yemek istiyorsa onu masaya koyun.
Yoğurdu yemeğin üstüne mi yanına mı, yoksa ayrı bir tabağa mı istediğini sormak bile ona özgürlük alanı tanımak aslında.
İştahsız çocuklar söz konusu olduğunda çoğumuz yaratıcı olabiliyoruz zaten.
Sebzelerden kaş gözle yaptığınız salata daha çok iştah uyandırır.
Ispanağı bir bulamaç gibi tabağa doldurmaktansa, yoğurtla iki göz bir ağız çizip, ıspanak adamı koyun sofraya. Deneyin, ne kaybedersiniz?

4.Porsiyonlara dikkat!
Ağzımıza koca yemek kaşığıyla çorba tıkılan, doydum deyince "az yedin doymazsın" yanıtını alan bir jenerasyonuz biz. Sırf çocuklarımıza değil, misafire, eşimize dostumuza da yedirmek için delice ısrar ederiz. Misafirine "Allah aşkına bir tane daha al" demeyen var mı aramızda?
Bir kez daha derin nefes alalım şimdi.
Söz konusu çocuklarımız olunca bol kepçe olmayacağız.
Tabağına bir çocuğun yiyebileceği kadar yemek koyarak başlayacağız işe.
Doymazsa koyarsınız biraz daha.
Ama eğer bol koyduğumuz yemek sürekli tabakta kalırsa bu durum çocukta alışkanlık yaratır.
Sadece çocuğumuzun değil, anne baba olarak bizim de kendi porsiyonlarımıza dikkat etmemiz gerekiyor.
Mantık basit.
Anne ya da baba tabağında yemek bırakabiliyorsa çocuk da bırakabilir.


Dünya Kerimoğlu (Ocak 2015)
5. Çocuğunuzla yemek konusunda inatlaşmayın.
Hoşumuza gitmese de her çocuğun sevmediği bazı yemekler var.
Hiç sebze yememek, hiç süt içmemek elbette kabul edilemez.
O zaman alternatif çözümlerle bu gıdaları çocuğa vermenin yolları aranmalı.
Ama bir tek brokoli yemiyor diye de çocuk gelişmeyecek, sağlıklı olmayacak değil herhalde.
Çocuğunuzun gerçekten hoşlanmadığı yemekler konusunda çok ısrarcı olmayın.
Bu ısrar ve sonrasında yaşanacak gerilim çocuğunuzun yemek yeme alışkanlığına zarar vermekten başka bir işe yaramaz çünkü.
Aynı besin değerine sahip bir alternatif varsa ona yoğunlaşın.
Gelişim için önemli bir besinse, farklılaştırın, sevdiği şeylerin içine gizleyin.
  
Masum "anne" hileleri bunlar. Mercimek çorbası seven çocuğunuzun çorbasına katacağınız fazladan bir havuç, bir parça ıspanak ya da kereviz fark edilmez ama içinizi rahatlatır.

6.Kendinize de çocuğunuza da mola zamanları verin!

Özellikle de diş çıkarma zamanları, hastalık halleri veya bazen herhangi bir neden yokken başlayan mızmızlık yemek yedirmenizi imkansız hale getirebilir.
En sevdiği yemeğe bile burun kıvırabilir. 
Ama şimdi bir düşünün zaman zaman siz de tatsız olmuyor musunuz. O da bir birey ve çocuğunuz da bazen tatsız olabilir.Bir ya da birkaç gün idare edebiliriz herhalde değil mi? Seviyorsa muzlu süt ya da taze sıktığınız meyve suyu, sevdiği besleyici atıştırmalıklar.
Bizi o gün için kurtarabilir. Ya da o gün siz yorgunsunuz. Döküp saçarak yese temizlemeye haliniz yok. Merak etmeyin size de mola izni var. Oturtun yedirin kaşık kaşık çorbasını. Merak etmeyin bir günde de unutulmaz bütün alışkanlıklar.

Aman dikkat ipin ucu kolay kaçar.
Alışkanlığa da dönüştürmeyin.
Şimdi hepimize afiyet olsun.. 


Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu











Çocuklarda ve Ergenlerde Cinsel Eğitim

Çocuk yetiştirmenin muhtemelen en çok sabır isteyen yanlarından biridir, onlara öğrenmeye en açık oldukları anlarda yani soru sorduklarında yaşlarına ve gelişim özelliklerine uygun ve aynı zamanda tatmin edici yanıtlar vermek.  
İki yaşa doğru "Bu ne?" ile başlar bu sorular silsilesi. 
"Neden?" le devam eder. Ve soruların sayısı gün geçtikçe artar.
Çocuğumuz gün geçtikçe büyür.
Merakı da öyle. 
Ve sonra bir gün en eğitimli, en donanımlı, en açık görüşlü anne babanın bile yüzünde bir kızarmaya, hafiften bir ateş basmasına, çoğunlukla kekeleme ve nihayetinde geçiştirmeye neden olan o sorular gelir.
Çocuğumuz cinsel kimliğini, bedenini merak etmeye başlamıştır. 
Bazı anne babalar "ayıp" diyerek üzerini örtmeye çalışır bu merakın. 
Çoğumuz da anne babamızla böyle konuşmalar yapmadan büyüdük. Çocuksu merakımızı arkadaş sohbetleri ile gidermeye çalıştık. Yalan yanlış bilgiler yerleştirdik zihnimize. Ve bu nedenle yetişkin hayatımızda bile zorluklar yaşadık. Üstelik bunları da kimselerle paylaşamadık. 
Bir de şimdiki çocukları düşünün. Öğrenebilecekleri arkadaş sohbetleriyle sınırlı değil artık. İnternet dediğimiz bilgi havuzunda öyle yanıltıcı öyle kirli bilgiler var ki. Üstelik tek tehlike çocuğumuzun yanlış bilgilenmesi de değil. Ne yazık ki kötü niyetli yabancılar ekran aracılığıyla evimizin içinde.
İşte bu nedenle her konuda olduğu gibi çocuklarımıza cinsellik hakkında da doğru, net ve tatmin edici bilgiyi biz, yani anne babalar vermeliyiz. Vermeliyiz ki, çocuğumuz kafasında soru işaretleriyle bir arayışa girmesin.   

En başından başlayalım. 
Çocuğumuzun küçük yaşlarda bedenini keşfi ve cinsel kimliğini oluşturması için rol model arayışına girişinden. Yani okul öncesi dönemden. 
Çocuklar "mahremiyeti" doğuştan bilmezler. 
Bu yüzden çıplak gezmek onlar için garip değil hatta keyiflidir. 
İşte tam bu noktada bizim toplumumuzda sıkça yapılan, temeli bilinçaltımızda yer etmiş cinsiyet ayrımcılığına dayanan yanlışlarımız girer devreye. 
Eve misafir gelir, anne baba övgüyle seslenir, "oğlum aç da pipini göster bakalım". 
Artık bunu yapan yok sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. En eğitimli anne babalar bile bu şirin oyunun içinde buluyor kendini. 
Ama aynı aile kız çocukları üzerindekini çıkarmaya çalışsa, "kızım ayıp kapat çabuk" deyiveriyor. 
Ve çok küçükken işleniyor zihinlere bu çifte tarife. 
Erkeklere cinsel dürtüleriyle hareket etme özgürlüğü varken, kadınlar hep utanmalı. 
Hatta erkeklerin bu dürtüsel özgürlüğü, bir kadının beden özgürlüğünü ihlal etse bile hata kadında aranmalı. Çünkü o erkek, çocukken pipisini sallaya sallaya evde koşardı. Ama bir başka evde küçük bir kız çocuğu ayıplanarak azarlanırdı. 
Neyse.. 
Onca lafın bir amacı var elbet. 
Siz çocuklarınıza bunu yapmayın. Kız ya da erkek her çocuğa bedeninin kendi özeli olduğunu korkutmadan, ayıplamadan anlatın. 
Aramızda vardır. 
Örneğin deniz kenarında 2-3 yaşlarındaki çocuğunu kendi ya da karşı cinsten arkadaşının cinsel organını hayretle incelerken görüp, ardından da soru sorunca dehşete kapılmış, ne yapacağını şaşırmış olan. 
Sakin olun lütfen.
Siz "kapat çabuk, bir daha görmeyeyim" ya da "çocuklar böyle konuşmaz" dediğinizde çocuğunuzun merakı geçmez. Tam tersi daha çok merak eder. Hatta bu merakı gidermek için harcadığı zaman ve çaba artar. Ama gizli gizli. Ve suçluluk duyarak. 
Oysa böyle bir anda kısacık bir açıklama belli bir süre o merakı gidermeye yeter. 
"Bu senin bedeninin bir parçası. Tıpkı diğer organların gibi. Senin gibi sağlıklı bütün erkek çocuklarında da var. Ama yine de etrafta başka insanlar varken mayonu çıkarmamalısın. Çünkü vücudunun bu bölümü sana özel"
Kız çocuklarında ise dikkat etmemiz gereken bir önemli ayrıntı var. 
O da ilk kez erkek bedenini gören kız çocuğunun kendisinde bir "eksik" olduğunu düşünmesi. Neden erkek kardeşi gibi ayakta çiş yapamaz mesela. Yine net olmak en doğrusu.
" Erkek ve kızların bedenleri birbirinden farklıdır. Çevrendeki diğer kız çocuklarının vücudu sana benziyor. Ama kardeşin/ arkadaşın ve diğer erkek çocuklarının vücudunda senden farklı bir organ var. Sen çok sağlıklı ve güzel bir kızsın"
 İşte bu kadar.. 
Zor değilmiş değil mi? 
Elbette sorular bununla sınırlı kalmayabilir. Ama bu bakış açısıyla vereceğiniz neti kısa ve açıklayıcı yanıtlar tüm o zor sorularla baş etmenizi sağlar. Sonrasında çocuğunuza ayıracağınız kaliteli zamanla sevdiği aktiviteleri yaparak, oyun oynayarak dikkatini başka yöne çekmelisiniz.  

4-5 yaşına geldiğinde çocuklarda hayattaki yerini ve cinsel kimliğini anlama, oluşturma çabaları daha net görülür. Özellikle de oyunlarda. Kız çocuklar evcilik oynamayı sever. Kendisi anne olur, erkek çocuklarından baba olmasını ister. Oyuncaklarını bebek yapar. Çevresinde gördükleriyle şekillendirir oyununu. Dikkat edin bazı kız çocukları oyun oynarken bebeklerini azarlar, babanın kendisine yeterince yardım etmeyişinden yakınır. Aslında bu oyunlar içinde evrildikleri ortamın bir yansımasıdır. 
Anne babaları endişelendiren el ele tutuşma, dudaktan öpme girişimleri de çoğunlukla bu dönemlere denk gelir. Böyle bir durumla karşılaşınca bağırıp çağırmak, sert tepkiler vermek doğru değil. Unutmayın cinsel eğitimle ilgili yol haritamız, açıklama yapmak ve dikkati başka yöne çekmek. 
Yasaklanan her şey çocuk için daha caziptir, unutmayın. 
Okul öncesi dönemde, özellikle de aileye yeni bir bebek katılıyorsa çocukların en sık sorduğu sorulardan biri "bir bebeğin nasıl olduğu ve nasıl doğduğu". Eğer çocuğunuz 3 yaş civarındaysa açıklamanız gerçekten sade olsun. Çünkü bu dönem çocuğu ne merak ederse onu sorar. Soyut düşünme aşamasına gelmemiştir. Somut açıklamalar merakını giderir. 
"Kardeşin karnımın içinde özel bir yerde büyüyor ve yeterince büyüdüğünde, doğma zamanı geldiğinde hastaneye gideceğiz ve doktorlar benim canımı acıtmadan onun doğmasına yardımcı olacak."
5 yaş civarı içinse bu açıklama tatmin edici olmaz. Peşinden hızla gelecek soruları bastırmak ve yanlış anlamalara da mahal vermemek için açıklamanızı biraz daha kapsamlı tutabilirsiniz. 
"Bir bebeğin dünyaya gelmesi için hem anne hem de babaya ihtiyaç var. Babada tohuma benzeyen annede de yumurtaya benzeyen (ama yediğimiz yumurta olmayan) organlar var. Ve ikisi bir araya gelince bebek oluyor. Annenin karnında özel bir bölüme yerleşiyor ve orada büyüyor. Sonra yeterince büyüyünce de doktor amcalar annenin canını acıtmadan bebeğin oradan çıkmasına yardım ediyorlar. Böylece bebek doğmuş oluyor."
Bu ortalama bir merakı gidermeye yeterli olur. 
Ama çocukların hayal güçleri bazen gerçekten inanılmaz olabiliyor. Öyle sorular gelebiliyor ki, kafamızdaki cevap kalıbının tamamen dışına çıkabiliyor. İşte böyle anlarda da dürüst olmak en doğrusu. 
"Tıpkı senin gibi ben de merak ettim bunu. Bana biraz izin verirsen doğru şekilde öğrenip sana da anlatabilirim" 
Bu yanıt çocuğa merakının ve bu konularda konuşmanın son derece normal olduğunu, ve sizin de onun sorularına değer verdiğinizi gösterir. Tabi bunu bir geçiştirme yolu olarak kullanmayacak, araştırıp doğru yanıtı en kısa sürede vereceksiniz. 
Cinsel eğitim konusunda çocukları azarlamak, utandırmak, susturmak ne kadar yanlışsa, modern olmak adına, gereğinden fazla ayrıntıya boğmak da o kadar yanlış. Bunu bizzat yaşadığım bir olayla daha net anlatabileceğimi düşünüyorum.
Okul öncesi hazırlık sınıfında 5-6 yaş grubuna gönüllü danışmanlık yaptığım bir dönemde, kız çocuklarımızdan biri son dönemde saldırganlaştığı, arkadaşlarıyla uyumunu yitirdiği için öğretmenleri tarafından bana yönlendirildi. Bu küçük kız çocuğu oyun oynarken bir arkadaşı kendisine çarpsa ya da top gelse kıyameti koparıyor, yumruk atmaya, saldırmaya çalışıyordu. Bu durum öyle bir hal almıştı ki sınıf arkadaşları oyunlara onu almak istemiyordu. Hem çocukla hem de ailesiyle yaptığım görüşmelerde, bir bebek bekleyen ailesine yakın dönemde bebeğin nasıl olduğuyla ilgili sorular sorduğunu, doktor olan annesinin de yumurta ve spermleri uygun gördüğü dille kızına anlattığını öğrendim. Ama annenin onca detayın içinde gözden kaçırdığı küçücük bir ayrıntı kızının hayal gücüyle birleşince ortaya uyum sorunu çıkmıştı. Çünkü küçük kız kendisinde tıpkı yediğimiz yumurtaya benzeyen, düşerse kırılabilecek bir yumurta olduğuna, yumurtası kırılırsa da hiç çocuğu olmayacağına inanıyordu. Tüm hırçınlığının sebebi de buydu.  

Cinsel eğitimin bir başka boyutu da çocuğun hazzı fark etmesi.
Cinsel organına dokunmanın ya da bir yere sürtünmenin hoşuna gittiğini keşfeden çocuk bunu tekrarlama eğilimine girer. 
Bu NORMAL.
Çocuğunuzu dikkatle ve doğru yönlendirmeniz önemli. 
Kınamak, ayıplamak, "oynarsan kopar ya da düşer" gibi cümlelerle korkutmak, utandırmak, bağırmak, ceza vermek yok!
"Bu davranışın hoşuna gitmesi normal. Ama çevrende birileri varken nasıl çıplak gezmiyorsan  bunu da yapmamalısın. Unutma senin vücudun sadece sana özel" 
Anne babalar sıklıkla çocuklarının bu keşfini fark edince korkar ve hatta uzaklaşır. Yani babalar kız çocuklarını, anneler erkek çocuklarını kucaklarına almaktan, öpmekten, sarılmaktan çekinirler. Oysa böyle bir tutum çocuğunuza yanlış bir şey yaptığı için anne ya da babasının onu artık eskisi kadar sevmediği mesajını verir. 
Oysa yapmanız gereken çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmek ve her zaman sevginizi doya doya göstererek, duygusal açlığa düşmesini engellemek. 
Bu dönemde spor, yürüyüşler, müzik gibi aktiviteler çocuğunuzun enerjisini boşaltmasına ve dikkatini dağıtmaya yardımcı olur. Ve bedeni üzerinde gereğinden fazla yoğunlaşmasını engeller. 
Çocuğunuzun farklı gelişim evrelerinde farklı ilgi alanları olacaktır. 
Cinselliğin, cinsel kimliğin ön plana çıktığı bir başka gelişim evresine elbette ergenliğe giriş. 
Sadece meraktan değil, çocuk bizzat tanık olduğu, kendi bedenindeki değişimi de anlamlandırmaya çalışır bu dönemde. 
Üstelik artık çocuk gibi hissetmediği için anne babasına soru sormakta istekli ve rahat olmazlar. 
Arkadaşlar, internet bu konuda cevap aradıkları mecralara dönüşür. Ama daha önce de söylediğim gibi karşılarına yanlış bilgilerin ve hatta yanlış kişilerin çıkması bu kadar muhtemelken, anne baba olarak bizim devreye girmemiz ve çocuklarımızın akıllarındaki soru işaretlerini gidermeye çalışmamız son derece önemli. 
Çocukların artık daha erken, 9-10 yaş civarı ergenliğe girmeye başladığını da göz önüne alacak olursak, geç kalmadan en azından belirli konularda açıklamaları yapmış olmalısınız. Aksi takdirde gelişimin son derece normal bir parçası olan ilk adet ya da ilk ereksiyon ergenler için travmatik bir hal alabiliyor. 
Bizim kültürel yapımızda hem anne baba, hem de çocukların daha rahat iletişim kurabilmesi için kız annelerin kız çocuk, babalarınsa erkek çocukla bu konuşmaları yapmasını tavsiye ediyorum. Ama bu durum elbette aile içi dinamiklere göre farklılık gösterebilir. Anne ya da babanın olmaması ya da taraflardan birinin ilgisizliği durumunda anne ya da baba her iki cinsten çocuğuyla bu konuda konuşabilir. Ama dediğim gibi ergenliğe kadar devam eden hayat alışkanlıklarımız kız çocuklarının anne, erkek çocuklarının baba ile diyaloğunu kolaylaştırıyor. Yani o güne kadar kızıyla paylaşımı sınırlı bir baba, oturup ilk adeti konuşmaya çalışınca çocuk utanabiliyor ve soru sormaktan çekinebiliyor. Babanın durumu da siz gözünüzde canlandırırsınız zaten. 

Kız çocuklarına yapılacak açıklamalarla başlayalım. 
Öncelikle kızınızın size soru sorduğu anları ıskalamayın. Bu anlar onun öğrenmeye an açık olduğu zamanlar. Geçmiş dönem bilgilerinin doğruluğu da oldukça önemli üstelik. 
Siz banyoda ped gördüğünde "bu ne" diye soran 5 yaşındaki bir kız çocuğuna ayıp derseniz, o çocuk 10 yaşında ergenliğe girerken adetin son derece normal olduğuna ikna olması kolay olmayacaktır. 
Ergenlik kızınızda hem ruhsal hem de bedensel belirtiler vermeye başladıysa onu soru sorması için cesaretlendirebilirsiniz. 
Birçok kız çocuğu memeleri büyürken hele bir de arkadaşları arasında alay konusu olursa gizleme çabasına girebilir. Bacaklarındaki tüyler belirginleşince yazın bile uzun çoraplarından vazgeçmeyebilir. Kasık tüylerinden dolayı havuza denize gitmek istemeyebilir. Daha küçüksün diyerek ciddiye almazsanız ergenlik nedeniyle zaten hassaslaşan kızınız daha çok içine kapanabilir. O yüzden paylaşımcı olmanız, sohbet etmeniz, kızınızı gerçekten zorlayan durumlar için makul çözümler üretmeniz anne kız iletişiminizi kuvvetlendirir. Bunları öyle karşınıza alıp ders verir gibi anlatmayın. Günlük hayatınızın içine yaymaya çalışın. Beraber çıkacağınız bir yürüyüş ya da oturup içeceğiniz çay sırasında sohbetin içinde verin mesajlarınızı. 
Ergenliğe hazırlanan kızınızı bilgilendirmeniz gereken bir diğer önemli konu da adet yani mensturasyon. 
Artık çocuklar bizim çocukluğumuz kadar saf değil, çokça uyarana maruz kalıyor, çok biliyor ama yine de anne kız arasında bu konunun konuşulmasını gerçekten önemsiyorum. Üstelik biz her şeyi biliyorlar zannederken, ilk adet kanamasıyla (çocukların artık erken adet gördüklerini de hesaba katarak söylüyorum) dehşete düşen kız çocukları olduğunu da biliyorum.  
Bir sohbet esnasında kızınıza yakın zamanda adet görmeye başlayabileceğini. Bunun büyümenin son derece normal bir parçası olduğunu, böylece genç kızlığa adım attığını anlatmalısınız. Adet kanamasıyla vücuttan atılan kanın, vücudun artık ihtiyaç duymadığı bir kan olduğunu, dolayısıyla bu kanamanın ona zarar vermeyeceğini, canını acıtmayacağını, bazen ufak karın ağrılarına sebep olsa da bir hastalık olmadığını söyleyin. Adet döneminde pedi nasıl kullanacağını isterse gösterebileceğinizi, her zaman olduğu gibi bu dönemde de kişisel temizliğe dikkat etmesinin önemli olduğunu eklemeyi de unutmayın. 
Kızınıza her şeyi bir anda anlatmaya da çalışmayın. Bir başka sohbetinizde kadınların neden adet gördüğünden bahsedebilirsiniz. Aslında bunun ileride çocuk sahibi olmasını sağlayacak sistemin bir parçası olduğunu, kadınların vücudunun her ay buna otomatik olarak hazırlandığını ve yumurtalık bölgesinde daha fazla kan depolandığını ve bebek olmadığında da depolanan bu fazla kanın vücuttan atıldığını anlatmanız ortalama 9-12 yaşlarında bir kız çocuğu için yeterli olacaktır.       
Gelelim erkek çocuklarına. 
Onlar kız çocuklarına nazaran biraz daha çekingen olabiliyorlar. 
Tabi çocuğun anne babasıyla geçmişten bu güne nasıl bir iletişimi olduğu da bu soruları sorup sormamasını etkileyebiliyor. 
Erkek çocuklarında da sesin kalınlaşması, testislerin ve penisin büyümesi, yüzde ve vücutta kıllanma  ile belirgenleşen ergenlik sürecinde, en çarpıcı gelişmelerden biri çoğunlukla uykuda yaşanan ereksiyon. Bu konuda yeterince bilgisi olmayan erkek çocukları altına kaçırdığını düşünerek utanabiliyor ve bu konuda konuşmaktan çekiniyor. 
Oysa çocuk ergenliğin ilk sinyallerini vermeye başladığında sorularının cesaretlendirilmesi ve olabildiğince yalın, net şekilde cevaplanması gerekiyor. Tabi bir de bedenine dair hiçbir ayrıntının alay konusu edilmemesi önemli. 
Babalara bu konuda büyük sorumluluk düşüyor. Evinizde sizi rol model alan ve hızla büyüyen bir ergen var. Öyle ki bir gün banyoya girdiğinizde oğlunuzu henüz çıkmamış sakallarını traş etmeye çalışırken görebilirsiniz. Ya da evde bağırıp çağırmaya, annesinin, kız kardeşinin giydiklerine karışmaya çalışan konsantre bir baba kopyası dikkatinizi çekebilir. Bu tamamen sizin aile içi dinamiklerinize, hal ve tavırlarınıza, babalık tarzınıza göre farklılık gösterebilir. 
Baba oğul sohbetleri de tıpkı anne kız sohbetleri gibi günlük hayatın rutini içinde olmalı. Yani oğlunuzu karşınıza alıp da "bak oğlum" diye başlayan bir konuşma yapmaya kalkmayın. 
"Oğlum senin sanki boyun uzadı bu ara ya da sesin yavaş yavaş kalınlaşıyor sanki" gibi cümlelerle sohbet açabilirsiniz. Sonrasında da "büyüyorsun tabi, gün geçtikçe değişeceksin ve bu son derece normal, merak edersen ben de sana büyürken nelerin değiştiğini anlatabilirim. Sonuçta aynıları bende de oldu" gibi bir pas atın ortaya mesela. Oğlunuz o an olmasa bile cesaretlendirmelerinizle kısa süre sonra büyürken nelerin değişeceğini size soracaktır. 
İşte o soru sorduğu an önemli. O anı kaçırmayın. 
Sonrasında elleri kolları, boyu gibi vücudunun diğer organlarının da yani penis ve testislerinin de büyüyeceğini anlatın. Koltuk altı, kasıkları, yüzünde kılların belirginleşeceğini söyleyin. Hatta ailenize özgü durumlar varsa paylaşın bu sohbeti keyifli bir hale çevirirsiniz böylece. Mesela "bizim ailede sırtımız da hep kıllıdır, yazın bile kazakla gezeriz". Çocuğunuzu böylece diğer arkadaşlarının dikkatini çekip alay konusu olabilecek bir özelliğiyle barıştırmış hem de ailesiyle ortak bir noktasını vurgulamış olursunuz. 
Önemli ayrıntılardan biri daha önce de bahsettiğim ereksiyon. Özellikle de gece yaşanan ve sabah çocuğun çamaşırını nemli bulmasına sebep olan ereksiyon. Çocuğa bunun da, boyunun uzaması, sakallarının çıkması gibi son derece normal bir durum olduğunu anlatın. Yetişkin bir erkek olma yolunda bir adım daha ilerlemiş olduğunu söyleyerek güven verin. 

Hem kız hem de erkek çocuklarında en önemli nokta aslında anne baba olarak akıllarına takılan bir şey olduğunda iletişime açık olduğunuzu göstermeniz. Bunun için;
-Çocukların sorularına asla duyarsız kalmayın, uygun olmayan bir ortamda soru gelmiş olsa bile çocuğunuza “eve gidince bunu daha rahat konuşabileceğinizi “söyleyin. Ayıplamayın. Merak etmesinin normal olduğunu, hatta sizin de onun yaşındayken aynı şeyleri merak ettiğinizi söyleyin.

-Çocuklarınız cinsellikle ilgili bir soru sorduğunda, sakin olun. Ses tonunuz ya da yüz ifadenizdeki değişimler yaşı ne kadar küçük olursa olsun çocukların dikkatinden kaçmaz. Anormal bir şey olduğunu hisseden çocuğun ya konuya ilgisi artar ya da utanır ve sormamaya başlar.

-Açıklamalarınız sırasında cinsel organlara isim takmayın. Penis,vajina, testisler, memeler. Bunlar bizim jenerasyon için tabu kelimeler. Hala utanırız. Ama artık biz bu yanlışı sürdürmeyelim. 

-İletişime açık, net, yalın olun ama bunun yanında çocuklarınıza mahremiyeti de öğretin. 
Bu sadece lafla olmaz elbette. Küçük bir çocuğun odasına girerken, kapıda durup “tatlım gelebilir miyim” diye soran bir anne baba çocuğuna "bu oda senin, senin özel alanın" mesajı verir. Böylece çocuğundan kendi yatak odasına da kapıyı çalıp girmesini isteme hakkına da sahip olur. 
Çocuk da bunu anlar ve anlayışla karşılar. 
İşte bu mahremiyettir, hani cinsel eğitimin temeli olarak gördüğümüz o mahremiyet.

-Çocukların yanında konuştuklarınıza dikkat edin. Zaman zaman annelerin özellikle de kadın kadına sohbetlerde nasılsa yaşı küçük anlamaz diye düşündüklerini ve rahat rahat sohbet ettiklerini ya da  çocuğun dikkatini çekecek şekilde fısıldayarak konuştuklarını görüyorum. Her iki durum da zamansız merak uyandırır unutmayın.

-Çocukla sağlıklı bir iletişim cinsel eğitimin de temeli elbette. Koşulsuz sevgi ve güven hissi çocuğun merakını gidermek için size yönelmesini sağlar. 
“Benim çocuğum bunları hiç sormadı hiçbirini yaşamadı” diyen anne babalar ne büyük bir yanılgı içinde!
 Çocuğunuz bunları yaşadı ama size göstermeden.
 Çocuğunuz bunları sordu ama size değil başkalarına. 
Ve işin kötüsü ne biliyor musunuz? 
Siz bu sürece dahil olmadığınız için öğrendiklerinin doğru olup olmadığını bile bilmiyorsunuz.

-Belli dönemlerde kız çocuklarının anneyi erkek çocuklarının babayı kıskanması belki zaman zaman biraz düşmanca davranması, karşı cinsten ebeveyne ilgisinin artması normal. 
Ama çocukların bu ilk aşkı yetişkinlerin tanımladığı aşktan çok farklı elbette. 
Anne ya da babasıyla evlenmek istediğini söyleyen çocuğa, “sus bir daha duymayayım” demek kadar “tabi evleniriz” demek de yanlış.
 Bunu bir şaka olarak görmek eşin dostun yanında “söyle bakalım kiminle evleneceksin” diye pekiştirmek hata. 
Çocuğunuza biz de seni çok seviyoruz ama çocuklar anne babalarıyla evlenmez demeniz yeterli ve tabi olumlu ya da olumsuz şekilde bu masum bu isteğin üzerinde durmamanız gerekiyor.

-Erkek çocuklarına sünnetin "erkek olacaksın" diye anlatılmasını oldum olası yanlış bulurum. Erkekliğin bir organa, üstelik de çok dürtüsel işlev gören bir organa indirgenmesi bence erkekler için de büyük bir hakaret. Sünnetin sağlık için gerekli aynı zamanda da inanışımızın bir parçası olduğu için yapıldığını, biraz canının yanabileceğini, ama babalarının, dayılarının, amcalarının her birinin sünnet olduğunu anlatın. Eğer bir tören düzenlenecekse bunun onu mutlu etmek için düzenlendiğini. Canı acısa bile dayandığı için bir ödül olduğunu söyleyin. 

-Çocuğunuza beden mahremiyetini öğretin. Bunu ayıplamadan yapın. Tanımadığı, yakın hissetmediği kişileri öpmesi, kucaklaması için zorlamayın. Hatta bunu kimse için yapmayın. 
Eğer biri bedenine isteği dışında dokunursa buna tepki göstermesi ve bir yetişkine anlatması gerektiğini korkutmadan söyleyin. Bu çocuğunuzun güvenliği için de son derece önemli. 

-Aynı şekilde özellikle erkek çocuklarını diğer kişilerin beden mahremiyeti konusunda eğitin. Zorla bir kız çocuğunu öpmeye çalışan küçücük bir çocuk olsa da güle oynaya, "bak çapkına şimdiden başladı" gibi sohbetlere girmeyin. Ağaç gerçekten yaşken eğiliyor. Bir erkek kadın bedenine saygı duyması gerektiğini ancak anne babasının tutumuyla öğrenebiliyor.
Ki bu konuda ne kadar yetersiz olduğumuz apaçık ortada. Bugün kadına tacizi normal gören, tecavüzde "ama beni tahrik etti" diyen ve onun bu sözlerini kabul eden "yetişkin" olamamış onca erkeğin çoğu, konu komşu gelince pipisini açıp gezmeyi marifet sayması öğretilen çocuklar..
Bunu unutmayın..

Psikolog Irmak Gürcan KERİMOĞLU

Çocuğa Ölümü Anlatmak..

Yaşam ve ölüm.. 
Olmak ya da olmamak.. 
Sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi bir koşturmacanın içindeyiz hepimiz. Ama öyle bir an geliyor ki kaçınılmaz gerçekle yüzleşiyoruz. İzlediğimiz haber bülteninde, işte, yolda, mahallemizde, sokağımızda ya da evimizin içinde. Hepimiz yüzleşiyoruz ama kabul etmek ve baş etmek konusunda hepimiz aynı oranda başarılı değiliz. Koca adamlar, iş güç sahibi kadınlar sevdiklerinin kayıplarıyla yerle bir olabiliyorken, küçücük çocuklarımıza ölümü nasıl anlatacağız.. 
Hatta belki asıl soru, anlatmalı mıyız?
Bu sorunun yanıtıyla başlamak doğru olacak sanırım.
Evet..
Bilinmezlik çocukları korkutur.
Fazla şey bilmek de öyle.
Yani çocuklara birçok hassas konuda olduğu gibi ölüm konusunda da yaşlarına uygun, kararında bir açıklama yapmak, sorularını kısa ve net yanıtlamak gerekiyor.
Bir kayıp yaşandığında özellikle de aileden biriyse, yetişkinler çok sık hata yapıyor.
Ya çocuğu kaçırarak uzaklaştırmaya çalışıyorlar ölüm gerçeğinden ya da tüm acının,yakarışların ortasına unutuyorlar.
Bu gerçekten çok hassas bir denge, o nedenle dikkatli adım atmak gerekiyor..

Okul öncesi dönemdeki çocukların ölüm kavramı konusunda net bir fikirleri yoktur. Ölümle televizyon aracılığıyla ya da örneğin bir evcil hayvanın kaybıyla tanışmış olabilirler ama onların “ölüm”den anladıkları bizimkiyle tam olarak örtüşmez. 
Özellikle 3 yaş öncesi çocuk ölümün ne olduğunu anlayamaz ve anlamlandıramaz.
4-5 yaşlarında ölümle ilgili yeni yeni korkular görülmeye başlanabilir. Ama yine de ölüm geçicidir onlar için. Nasıl ki çizgi filmde yaralanan, ölen karakter iki dakika sonra kalkabiliyorsa gerçek hayatta da böyle olacak diye düşünürler. 
Çocuğun ölümün kesin bir son olduğuna dair algısı 7 yaş civarında yani okul dönemiyle başlar. Ama bu dönemde bile çocuk önce öldü deyip sonradan ne zaman gelecek, ne zaman uyanacak diye sorabilir. 
Tam anlamıyla soyut düşünce yapısının oturması  ise 11-12 yaş civarında olur.

Ne yazık ki yaşadığımız günlerde sık duyar olduk ölümü, ölümleri..
Televizyon açılınca keskin bir acı doluyor evimize. Biz bile 'neden' diye sorduğumuzda bulamıyoruz yanıtı. Neden ölüyoruz?
Bu ölümleri, korumaya çalışsak da gerçeklerle yüzleşecek çocuklarımıza nasıl anlatacağız?

Çocuklara ölümü anlatmak zor.
Ve bu belirsiz konu onların en çok merak ettiklerinin başında geliyor. Biz yeterli açıklamayı yapamadıkça merakları artıyor.
İştebu nedenle doğru bilgilendirme önemli.Masalda, dizide, haberlerde duyup da ölüm hakkında soru sorduğunda çocuğunuza duyarsız kalmayın.
Elbette bu konuda konuşmuş olsanız da çocuğunuz ölümle yüzleşince sarsılacak. Hele bir de ölüm tanıdık birine uğradıysa.Ama en azından belirsizliklerle mücadele edeceğine, acısını yaşamaya çalışacak.
Bir yakının, büyük anne, dede gibi bir aile üyesinin ya da çocuğun anne ya da babasının kaybı yaşandığında;

-Çocuktan ölüm haberini gizlemeye çalışmayın.
Çalışmayın çünkü başaramazsınız. Evinizdeki yastan, üzüntünüzden kaçırdığınızı zannetseniz bile çocuğunuzun haberi olur. Öncelikle sizin halinizden bir şeylerin ters gittiğini anlayacak ve endişelenmeye başlayacaktır. Böyle bir anda hiçbir açıklama yapmadan çocuğunuzu kendinizden uzaklaştırırsanız endişesi çok daha artacaktır. Bu dönem çocuğunuzun en yakınlarına en çok ihtiyaç duyacağı, kendini güvende hissetmek isteyeceği bir dönem olacak. Çocuğunuzu uzaklaştırarak kaybını daha da büyütmeyin yaşatmayın. 

-Ani ölümlerde açıklama için kendinize zaman yaratabilirsiniz ama sadece çok kısa bir süre.
Sevdiğiniz birinin ölüm haberini aldığınızda çocuğunuza sakin bir açıklama yapacak gücü bulma  ihtimaliniz çok az. İşte böyle bir anda onu korkutmadan o kişinin hastalandığını, hastanede olduğunu söyleyebilirsiniz. Ancak ölüm haberini açıklamak için geç kalmamanız gerekiyor. Çocuk sevdiği birinin kaybı haberini yine sevdiği ve güven duyduğu birinden almalı, bir başkasından hele bir yabancıdan duymamalı. Yabancı birinin yanında çocuk rahat tepki veremez. Bu da korku ve üzüntüsünü içine atmasına sebep olabilir ki bu küçük bir çocuk için ağır bir yük olur.

-Ölüm konusunda kısa, net, dürüst açıklamalar yapın.
Çok uzaklara gitti, uykuya daldı, kuş oldu uçtu, Allah onu sevdiği için yanına aldı, melek oldu gibi ifadeler çocuğunuzun kafasını karıştırır. Çocuk zihni somut çalışır. Çok uzaklara giden birinin geri gelebileceğini düşünecektir çocuk, uykuya dalan birinin de uyanabileceğini.
Bir diğer ihtimal de çocuğun bu açıklamalarla ilgili korkular büyütmesidir. Eğer çocuğa ölen biri için uyudu bir daha uyanmayacak derseniz çocuk diğer yakınlarının uykuya dalmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yapabilir Ya da çok uzaklara gideceğini düşündüğü için ciddi bir ayrılma korkusu gösterebilir.

Çoğu zaman yaptığımız hatalardan biri de çocuğa "yaşlandığı için öldü, yaşlanınca ölürüz" demektir. Okulöncesi dönemdeki çocukta zaman kavramının tam oturmuş olmadığını unutmayın. Dolayısıyla yaşlılıktan, yaşlanmaktan tam olarak ne kastettiğinizi anlamayacaktır. Bu da çocuğu korkutur. O nedenle size sürekli yaşlanıp yaşlanmadığınızı, ne zaman öleceğinizi soracaktır.
Böyle bir anda, “bizi kaybetmekten korkuyorsun bu normal, ama baban da ben de senin yanındayız ve uzun zaman daha senin yanında olmak istiyoruz.” demek ve bunu aynı soruyu her sorduğunda tutarlı bir biçimde tekrarlamak çocuğun zaman zaman su yüzüne çıkan endişelerini gidermek için yeterli olacaktır.
Gelelim tekrar ölümü açıklama konusuna.
Çocuğa hayatını kaybeden kişinin artık hiçbir zaman yanınızda olamayacağını , onu görüp dokunamayacağınızı ama onu sevmeye ve düşünmeye devam edeceğinizi söyleyebilirsiniz.  
Çocuk için elbette bu açıklama yeterli olmayacak. Nereye gittiğini, nasıl olduğunu soracak. Sorularını hiçbir zaman yanıtsız bırakmayın ama kafasını da karıştırmayın. Ölen kişilerin güzel bir yere gittiğini ama neresi olduğunu tam olarak sizin de bilmediğinizi ama orada mutlu olduklarını söyleyebilirsiniz.

Çocuklar sevdikleri birini kaybettiklerinde onu geri getirmek için neler yapabileceklerini sorgular, iyi bir çocuk olursa, çok dua ederse, oyuncaklarını verse geri gelip gelmeyeceğini sorar. Bu son derece masum ve samimi bir merak, ona bunun mümkün olmadığını açıklamalısınız. 
Bir diğer önemli nokta da çocuğun suçluluk duyma ihtimali. Çocuklar ölümü bilmedikleri için “keşke ölse” derler ve birini kaybettiklerinde buna sebep olduklarını düşünebilirler. Açıkça sormasa bile çocuğa ölümde kimsenin suçu olmadığı anlatılmalı.

Okulöncesi dönemde ve anne,baba ya da çok sevdiği bir yakınını kaybeden çocuğa gittiği yerde bizi bekliyor bir gün buluşacağız gibi bir açıklama yapmaktan da sakının. Unutmayın okulöncesi dönem somut dönemdir. Çocuğun kaybettiği yakının yanına hemen gitmek gibi bir istek duymasına neden olabilir.

Mezarlık ve defin konusunda da kişisel görüşüm okulöncesi dönemde çocukların bu sürece asla tanık olmamaları gerektiği. Defalarca da söylediğim gibi bu dönem somut düşünce dönemi. Çocuk defin edilen yakınının toprağın altında kaldığını, boğulduğunu, sıkıldığını, yağmur yağdığında ıslandığını, kışın üşüdüğünü düşünecektir.
Benzer şekilde çocuğun ölüm şekliyle ilgili ayrıntıları da bilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de kaza, terör gibi beden bütünlüğüne zarar gelen ölümlerde, yetişkinlerin bile zor kaldırabildiği ayrıntıları bırakalım da çocuk zihinleri kurgulamasın. Bırakalım bir süre daha zihinleri bulanmasın. 

 -Rol model olmak..
 Açıklamalar, öğütler tavsiyeler önemlidir elbette ama aslolan çocuğun önündeki rol modellerdir. Eğer siz yeme içmeden kesilirseniz, sürekli ağlarsanız çocuğunuzun ölümden olumsuz yönde etkilenmesini engelleyemezsiniz. Elbette ölüm acıdır ve doğru olan bu acıyı yaşamaktır. Ağlayacaksınız, özleyeceksiniz, güzel günleri anacaksınız.. Bunları çocuğunuzla birlikte yaparsanız ona da ölümü kabullenmeyi ve hayata devam etmeyi öğretmiş olacaksınız. Ama aksi durumda siz ne derseniz deyin, çocuğunuz daha derin bir belirsizlik ve korkunun içine düşer..

Çocuğun bir yakının kaybettikten sonra davranışlarında bazı değişikliklerin olması son derece normal. İştahsızlık, uyku bozuklukları, artan kaygılar belli bir süre yaşanabilir. Ancak bu davranış ve duygudurum değişikliği uzun sürüyorsa, çocuk günlük hayatına dönmek konusunda isteksiz ve başarısızsa mutlaka bir uzmandan yardım almak gerekiyor.

Uzun lafın kısası, her şeyden korumaya çalıştığınız çocuğunuz elbet ölümle tanışacak. Bu bazen bir travmayla bazen bir televizyon programıyla ya da bir arkadaşın anlattıklarıyla. Çocuğunuzu ne kadar doğru ve uygun şekilde bilgilendirirseniz çevreden gelecek tutarsız bilgilere ihtiyacı o kadar azalır..  


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU







Hayali bir arkadaşım var..

Odasında tek başınayken çocuğunuzun sanki yanında biri varmış gibi konuşarak, gülerek ya da söylenerek oynadığını mı fark ettiniz?
Ya da evdeki bir vazoyu kırdı ama inatla kendisinin değil, daha önce adını hiç duymadığınız birinin mi kırdığını iddia ediyor?
Oyuncakçıya ya da markete gittiğinizde artık bir değil iki tane oyuncak ya da çikolata mı istiyor, biri kendine biri arkadaşına..

O zaman çocuğunuzun hayali arkadaşıyla tanışmanın zamanı geldi demektir..

Birçok anne baba çocuklarının bir hayali arkadaşı olduğunu öğrendiğinde bocalar hatta korkar.
Bu hayali arkadaşla tanışmalı mı, yoksa görmezden mi gelmeli?
Bir çocuğun hayali arkadaşının olması ortada bir sorunun olduğunu mu gösterir?

Hayır..
Bir çocuğun hayali arkadaşının olması bir sorunun işareti değildir.
Sakin olun!
Panik yok!

Önce dönemin özellikleriyle başlayalım.
Okul öncesi dönem özellikle de 3-5 yaş arası, birçok çocuğun hayali arkadaşı olur.
Bu oran kız çocuklarında erkek çocuklarına göre daha fazla.
Eğer çocuk çoğunlukla yetişkinlerle vakit geçiriyorsa, yaşıtlarıyla sık sık bir araya gelemiyorsa hayali bir arkadaş yaratma ihtimali artıyor.
Bu arkadaşlar hem çocuğun yalnızlığını gidermek hem de karşılaştığı bazı zor durumlarla (boşanma, ölüm, taşınma, kreşe başlama ya da kreş değiştirme gibi) baş etmesini kolaylaştırmak için bir çeşit savunma mekanizmasıdır.
Ama bir kez daha söylüyorum, hayali arkadaşı olan her çocukta bir sorun, bir eksiklik olduğunu göstermez.

6 yaş öncesinde yani okul öncesi dönemde çocukta tam bir gerçeklik algısından bahsedemeyiz.
Yani çocuk henüz gerçekle hayal arasındaki, soyutla somut arasındaki farkı tam olarak bilmez.
İşte bu dönemde kendine hayali bir arkadaş yaratması da son derece normal. Gelişimin doğal bir parçası. Çocuğun zengin hayal gücünün de bir göstergesi..

Eğer çocuğunuz yaşıtlarıyla bir araya geldiğinde iletişim kurmakta sorun yaşamıyorsa, hayali bir arkadaşın ona belli bir süre eşlik etmesinde herhangi bir sakınca da yok.
Yine de dikkat etmeniz gereken bazı noktalar var tabi.

-  Öncelikle çocuğunuzun hayali bir arkadaşı olduğunu fark ettiğinizde panik yapmayın. Kızmayın. “Burada öyle biri yok, ben görmüyorum” gibi bir tepki vermeyin.
- Hayali arkadaşı evinizin bir bireyi haline de getirmeyin. Çocuğunuz bahsetmedikçe, siz hayali arkadaşı ilişkinizin bir parçası yapmayın. Yemek yedirmek, uyutmak gibi konularda işinizi kolaylaştırmak için hayali arkadaşı devreye sokmayın.
-  Size hayali arkadaşından bahsederse onu eleştirmeden hatta hiç müdahale etmeden dinleyin. Uzun, mantıklı açıklamalar yapmaya, gerçekle hayal arasındaki farkı anlatmaya çalışmayın. Bu farkı tam olarak bilmesini beklemeyin. Bunun son derece normal bir gelişim özelliği olduğunu unutmayın.
- Çocuğunuzla daha sık ve daha kaliteli zaman geçirin. Bol bol oyun oynayın. Her oyunda bir şeyler öğretmeye çabalamayın. Bırakın oyununuzu çocuğunuz yönlendirsin. Gerçekten eğlensin. 
-  Oyunlar sırasında çocuk hayali arkadaşını da işin içine sokmaya çalışırsa müdahale etmeyin, bırakın soksun, onunla oynasın.
-   Çocuğunuzun yaşıtlarıyla zaman geçirmesi için imkan yaratmaya çalışın. Bahçeye çıkarın, parka götürün. Yapılan en büyük hata çocuğu gezdirmek için elinden tutup bir avm’ye götürmek, orada birkaç mağaza gezdirip, bir oyuncak alıp, yemek yiyip eve dönmek.
Bu çocuk için keyifli gibi görünüyor olabilir ama aslında onun sosyalleşmesine hiç de yardımcı olmuyor. Bırakın yaşıtlarıyla oynayarak zaman geçirsin.
-   Asla ama asla çocuğun hatalarının sorumluluğunu hayali arkadaşına yüklemesine izin vermeyin. Bu çok sık karşılaşılan bir durum. Hayali arkadaşı olan bir çocuk en az bir kere bir hata yaptığında suçu hayali arkadaşına atmayı dener. İşte o anda anne babanın verdiği tepki çok önemli. Hayali arkadaş bir çocuğun kişilik gelişimi açısından önemli olabilir ama eğer yaptıklarının sorumluluğundan kaçmasına fırsat verirseniz işte o zaman çocuğunuza zarar vermiş olursunuz.
- Bu hayali arkadaşın tepkilerine, söylediklerine daha doğrusu çocuğunuzun onun ağzından çıkmış gibi size aktardıklarına karşı duyarlı olun. Çoğu zaman çocuklar kendi hislerini, düşüncelerini özellikle de çekindikleri konularda hayali arkadaşları söylüyormuş gibi aktarabilirler. Yani bu arkadaş sizin çocuğunuzun iç dünyasını daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir.
   
Bunlara dikkat ederseniz evinizdeki bu hayali misafir bir süre sonra yavaş yavaş ortadan kaybolacak, unutulacak.  
      Ama..
      Çocuğunuz hayali arkadaşıyla gerçek arkadaşlarından daha fazla zaman geçiriyorsa, sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çekiyorsa, fazlasıyla içe kapanıksa  ya da hayali arkadaşına aşırı bağımlıysa, bu arkadaşlık çocuk okula başladıktan, yaşıtlarıyla beraber çok daha fazla zaman geçirme fırsatı bulduktan sonra da devam ediyorsa bir uzmandan yardım almak en doğru yol olacaktır. Bunu da unutmayın. 

     Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU


Empati.. Çocuğunuza en önemli mirasınız olsun!

Empati.. 
Çok kullanılan az bilinen bir kelime. 
O yüzden sözlük anlamıyla başlayalım: 
Empati (eşduyum) bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ya da içselleştirmek demek özetle.
 
İşin özü, kendini karşındakinin yerine koymak, ben olsaydım diye düşünmek en önemlisi de bir yargıya varmadan önce düşünmek aslında. 
Çoğumuzun artık yapmadığı bir şey. 

Çocukken bir eşyanın bile canının acıyabileceğini düşünerek onu kucaklayıp öpen bizler, büyüdükçe kaybediyoruz empati yeteneğimizi. 
Ve kaybettikçe bozuluyor insan ilişkilerimiz. 

Biz, özellikle de yeni nesil anne babalar, çocuklarımızın benmerkezci oluşlarını başarılı olmanın şartı olarak görüyoruz. 
Fark etmeden ya da bazen de bile isteye verdiğimiz mesajlarla çocuklarımıza sürekli "önce sen" diyoruz! 
Başkalarının hakkına saygı duymadan da olsa sonunda başarı varsa kullanılan her yöntemi takdir ediyoruz hatta destekliyoruz. 
Yarıştırıyoruz çocuklarımızı.
Daha iyi, daha yetenekli, daha başarılı olmaları için. 
Başarılarını kaç kişinin önüne geçtiği üzerinden hesaplıyoruz.
 
Bakkaldan aldıklarını ortaya döküp bir bir herkesin önüne koyarak bölüştüren son mahalleli çocuklardık ama şimdi biz, birbirinin gözüne baka baka çikolatasını yiyen, acaba onun da canı çekti mi diye düşünmek aklından bile geçmeyen bir nesil yetiştiriyoruz.



Kendine değmeyen acıları yok sayan, farklılıklara tahammülü olmayan, başkalarının mutluluğunu paylaşmayı bilmeyen, kendinden kötü durumda olana tek besleyebildiği his acıma olan en kötüsü de 
kendi mutluluğu için başkalarının mutsuzluğunu hak gören "eksik" yetişkinlerle mücadele ediyoruz.
Böyle mi olsun bizim çocuklarımız?
Hayır. 
Nerede yapıyoruz o zaman hatayı?

Çocuklarımızın başarısını önemsiyoruz. Hayatta hep iyi yerlerde, hep başarılı olsunlar istiyoruz.
Normal.
Sayısal-matematiksel zekaya (IQ) odaklanıyoruz.
Ama bir şeyi unutuyoruz anne babalar.
Mutluluk için IQ yetmez.
Çocuklarımızı sürüklediğimiz o kurslar, dersler, etütler de yetmez. 
Duygusal zekası, iletişim becerileri düşük biri belki başarılı olabilir ama mutlu olması düşük bir ihtimaldir. 
Şimdi sorun kendinize;
Çocuğunuzun çok başarılı olması size yeter mi? 
Yoksa zaman zaman tökezleyen, bunun hayat demek olduğunu bilen, ve mutlu olan bir çocuk mu yetiştirmek istersiniz?

İşte bu kadar önemli, empati. 
Üstelik doğuştan var mayamızda. Öyle sil baştan öğretmemize gerek de yok. Çocuklarımızda var olan bu yeteneği kaybetmelerine engel olabilsek yetiyor yani. 
Peki nasıl?

-Çocuğunuza güven verin.
Koşulsuz sevildiğini bilen çocuk güvende hisseder. Her çocuğun anne ve babasının sevgisinin onun başarı ya da başarısızlıklarından bağımsız olduğunu hissetmeye ihtiyacı var. İşte o yüzden başarısız olsa da çocuğunuza onu sevdiğinizi gösterin. 
Genel kanının aksine sevilen çocuk şımarmaz. 
Otorite kurmak için sert durmak gerekmez. 
Tam tersi eğer sevginizi açıkça gösteriyorsanız, sizin kurallarınızı çok daha çabuk içselleştirir çocuk. Başarıyı da korktuğundan değil, içten gelerek istediği için daha başarılı olur. 

-Çocuğunuza empatiyle yaklaşın. 
Çocuğumuzun nasıl davranmasını istiyorsak öyle davranacağız anne babalar. 
Okumadan, okuma alışkanlığı kazandıramayız. 
Karşısında yıllarca sigara içtikten sonra sigaraya başlayan ergen çocuğumuza laf söyleme hakkına sahip olamayız. 
Düştüğünde canı yanan, gece karanlıkta korkan çocuğumuzu, "yok bir şey, büyüdün hala ağlıyorsun, sızlanıyorsun" diye geçiştiriyorsak, ilk kez gördüğü bir böcekte heyecanını paylaşmıyorsak,  
onun bir başkasının acısını, korkusunu, heyecanını, mutluluğunu anlamasını, anlamlandırmasını bekleyemeyiz. 
Çocuğunuz korkuyorsa; "bu durumun seni korkuttuğunu görebiliyorum, anlatmak ister misin?
Çocuğunuz seviniyorsa; "çok mutlu olduğunu görüyorum ve bu beni de mutlu ediyor. 
Çocuğunuz kızgınsa; "sanırım canını sıkan bir şeyler oldu. Anlatırsan belki bir yardımım dokunur"
deseniz kaybetmezsiniz ama çok şey kazanırsınız.  
Yani işin özü, önce biz çocuğumuzu anlamak için çaba sarf etmeliyiz. 
Hislerini düşüncelerini dile getirmesi için teşvik etmeliyiz. 
Tabi kendi hislerimizi, düşüncelerimizi onunla paylaşıyorken bunu yapmamızın mümkün olacağını unutmadan. 

- Yol gösterin. 
Çocuklar gelişim dönemleri içinde benmerkezci safhalardan geçerler. İşte o zamanda anne/babalarının yol göstericiliğine ihtiyaç duyarlar.
Bir arkadaşının oyuncağını elinden kapıp kaçtığında, 
"ver diyorum sana, aynısından yok mu senin" diye azarlamaya başlamadan önce arkadaşının yerine kendisini koyması için yardım edin. 
"oyuncağını izinsiz aldığın için arkadaşın hem şaşırdı hem üzüldü fark ettin mi" 
Evet bu cümle sihirli bir değnek değmişcesine çocuğunuzu değiştirip hemen o oyuncağı geri vermesini sağlamayacak. 
Ama bu cümleler onun aklının bir köşesine yazılacak. Mutlaka yazılacak. 
Ve birike birike bir süre sonra siz söylemeden, zihninde belirecek. 

Bu mesajları alarak büyüyen çocuklar sadece insanlara değil, doğaya, hayvanlara karşı da merhametli olmayı öğrenecek.  
 


-Hata yapmasına hatta zaman zaman üzülmesine izin verin. 
Çocuğunuzun her an mutlu olmasını, her zaman başarılı olmasını isteyebilirsiniz ama bunu sağlayamazsınız. 
O yüzden zaman zaman hata yapmasına, üzülmesine izin vererek bu duyguları tanımasını ve baş etmeyi öğrenmesini sağlamalısınız. 

Çocuklar zaman zaman kavga ederler. 
Ve mutlaka bir anne koşar hemen imdada. 
"Ama canım öyle çekiştimiyoruz değil mi, bak bu oyuncakla sen oyna, diğeriyle de sen, hadi bakalım kardeş kardeş"
Parka çocuk götüren annelerin değişmez repliğidir;
"Abiler, ablalar izin verin kardeş de kaysın olur mu, bak o küçük müsade edin yavrum"

İyilik yapıyoruz, evladımızı koruyoruz kendimizce. 
İşin aslı çocuğumuzun hayatta kendi kendine yer açma görevini üstleniyoruz. 
Peki işteki ilk gününde gidip çalışma arkadaşlarına,
"O daha yeni çok yormayın, aranıza alın güzel güzel çalışın" diyebilecek misiniz?

Anne babasının aşırı koruyucu/kollayıcı kanatları altında büyüyen yetişkinlere ne olduğunu düşünün, ilk tökezlemede vazgeçen ya da sorumluluk almak yerine başkalarını suçlayıp saldırganlaşan insanlar yok mu çevrenizde?
İşte onların anneleri de, her şeyi çocuklarının yerine yapan, hep "önce sen" diyen iyi niyetli annelerdi muhtemelen.  

-Zorla özür diletmeyin, teşekkür ettirmeyin.
Bir yetişkin hoşuna gidecek bir şey verir çocuğa ve annesi ya da babası daha çocuk elini uzatırken atlar;
"hadi bakalım teşekkür et teyzeye/amcaya"
 ya da çocuk kavga eder parkta, 
anneler üşüşür, çözüm odaklı bir tanesi ne kendi çocuğunu ne diğerlerini dinleme zahmetine bile girmeden yapıştırır lafı, 
"özür dileyin bakalım birbirinizden".
Olmaz.
Çocuklara teşekkür etmek de, özür dilemek de böyle öğretilmez. 
En fazla içi boş bir kalıbı ezberletmiş olursunuz. 

İçten teşekkür etmek için insanın karşısındaki kişinin onu mutlu etmek için bir adım attığını anlaması ve bunun için minnetttar olması gerekir. 
İçten bir özür dilemek için, insanın karşısındaki kişiyi üzdüğünü anlaması ve bu nedenle vicdanında rahatsızlık hissetmesi gerekir. 
Ve bunları yapabilmek için de empati yeteneğine sahip olması. 

O yüzden önce siz çocuğunuza teşekkür edin. 
Sizi mutlu eden bir şey yaptığında bunu dile getirin. 
Hata yaptığınızda itiraf etmekten korkmayın. 
Özür dileyin. 

Çocuklar duyarak değil, görerek, yaşayarak öğrenirler. 

Dilerim çocuklarımız bizden daha yetenekli olacaklar empati konusunda. 
Dilerim daha az çekilecekler kutuplara. 
Dilerim daha insancıl ilişkiler kuracaklar. 
Dilerim daha çok "insan" olacaklar. 
Dilerim daha güzel bir dünyada yaşayacaklar.. 

Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu