Doğru bilinen yanlışlar; HİPERAKTİVİTE!


Hareketli, kıpır kıpır bir çocuk..
Yeni girdiği bir ortamda çevresindeki kişiler, eşyalar ilgisini çekiyor, hemen uzanıp almak, incelemek istiyor..
Annesi ve babası ise sürekli uyarma halinde;  “yavrum koşma, evladım dur, çocuğum elleme..”

Bir bakıyorsunuz, koltuğun üzerinde yürüyor, bir bakıyorsunuz masanın altına girmiş. Ama ne zaman sevdiği bir çizgi film başlıyor,bilgisayar açılıyor ya da babası en sevdiği oyuncağı alıp “gel oynayalım” diyor, o zaman oturuyor başına, dakikarca gözü başka bir şey görmüyor..
Dünya Kerimoğlu (Temmuz 2015)


Çevrenizde hatta belki evinizde bu minik sevimli canavarlardan biri vardır mutlaka. Eskiden olsa annelerimizin, anneannelerimizin “kurtlu” dediği, enerjisini boşaltsın diye sokağa yolladığı bu çocuklar için yeni ve çok popüler bir tanım var artık “hiperaktif”..

Popüler ama çok yanlış biliniyor hiperaktivite, tam adıyla “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu”.  Anne babalar çevreden duydukları, edindikleri yanlış bilgilerle çocuklarını hiperaktif diye etiketliyor, çoğu zaman bu tanıyı alana kadar da farklı farklı uzmanların kapısını aşındırıyor. Oysa hiperaktivite okul çağındaki her  100 çocuktan ortalama 5’inde görülürken, diğer çocuklarla yaşanan sorunların temelinde anne babanın hataları yatıyor.
Öncelikle kabul edelim.
Çocuklar hareketlidir. Özellikle de okulöncesi dönemde sürekli bir merak, öğrenme, keşfetme ve tüm bunların yanında kendi kimliğini oluşturmak için bağımsızlaşma çabası vardır. Mizacına ve elbette ailenin yapısına ve anne baba tavırlarına bağlı olarak çocuktaki bu hareketlilik hali bazen daha fazla bazen de daha az olur. İşte bu yüzden çocuğunuzu komşunun, akrabaların çocukları ya da kreşteki arkadaşlarıyla kıyaslamak sizi yanıltır ve bir kısır döngünün içine sokar. Unutmayın, siz de çocuğunuz da teksiniz, biriciksiniz. Bir başka evin düzeni, yaşayışı, kuralları sizinkinden farklıdır işte bu yüzden çocuklarınızın da farklı olması son derece doğal.
Sanırım gerçek Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun ne olduğunu bilmek, her çocuğa bu etiketi yapıştırmanın önüne biraz olsun geçebilir. Aslında temelde üç belirleyici özellikten bahsedebiliriz;  aşırı hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat toplayamama.”

-Çocuk aşırı hareketlidir. Ama bu hareketlilik diğer çocuklardan farklıdır. Sevdiği bir oyun sırasında bile yerinde duramaz, otururken sürekli ve çoğunlukla huzursuz bir şekilde kollarını, ayaklarını sallar, hareketsiz kalmaya zorlandığında huzursuzluğu artar, öfkelenir, saldırganlaşır. Uyku sırasında bile bir mücadele içindedir sanki.
-Hareketleri çoğunlukla planlı ya da bir amaca hizmet eden hareketler değildir. Mesela ilk kez girdiği bir ortamda hareketliliği keşfetmeye odaklı değildir. Sürekli amaçsızca yürür, koşar. Olası sonuçları düşünmeden hareket ettiği için kendini sık tehlikeye atabilir.
-Kendi başına karar vermekte ciddi anlamda zorlanır, sürekli bir başkasının yönlendirmesine ihtiyaç duyar.

-  Sevse bile oyun oynarken  sıra bekleyemez ve kurallar konusunda ciddi huzursuzluk yaşar. Yaşıtlarıyla uyumlu oyun kurma becerisi ya hiç gelişmemiştir ya da çok az gelişmiştir. Çünkü isteklerini erteleyemez. Bu nedenle arkadaşlarıyla kavga eder, iter, vurur. Arkadaşları oyuna almak konusunda isteksizdir.

- Dikkatini toplayamaz, sanki aklı sürekli başka bir yerde gibidir.Siz konuşurken gözünüzün içine bakıyor olsa bile sizi dinlemediğini hissedersiniz.Çoğunlukta yüksek sesli ve hızla konuşur hatta bağırır. Başladığı işin sonunu getiremez, sürekli bir aktiviteden diğerine geçer. Yaşıtlarına göre el becerileri, okuma, yazma, çizme, boyama, kesme becerileri daha az gelişir. Bilgisayar ya da televizyon karşısında öyle saatlerce duramaz.
-Eşyalarını çok sık kaybeder, yapması gerekenleri unutur, bir program çerçevesinde düzenli çalışma yapması çok zordur. Çoğunlukla sakardır.

Bu özelliklerden birini ya da birkaçını zaman zaman kendi çocuğunuzda da görebilirsiniz. Aman hemen panik yapmayın.  Unutmayın Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu bazen ortaya çıkan sonra kendiliğinden kaybolan bir durum değildir, sürekli görülür ve hem çocuğun hem de ailesinin yaşam kalitesini ciddi anlamda azaltır.
Peki ya bu öyle olmadığı halde çocuğunun hiperaktif olduğunu düşünen diğer anne babalar.Bu kısım sizi ilgilendiriyor..
Eğer evinizde kurallar yoksa, ya da yok denecek kadar az dikkate alınıyorsa, hayatınızın akışı hep çocuğunuzun istekleri doğrultusunda şekilleniyorsa siz kendi küçük canavarınızı kendiniz yaratıyorsunuz demektir. Belki okul öncesi dönemde “bir tanecik evladım var, tabi her istediğini yaparım” der idare edersiniz ama ya kreş ya da okul zamanı geldiğinde..
Evinizin her istediği yapılan prensi ya da prensesi  okula  ya da kreşe adapte olmakta ne kadar zorlanacak biliyor musunuz? Şaşırmayın,  o güne kadar hiç karşılaşmadığı kurallarla örülü yaşamı direnç göstermeden kabullenmesini bekleyemezsiniz zaten. Beklerseniz, hayal kırıklığına uğrarsınız..

İşte bu beklentiyle çocuğunu kreşe başlatıp, sonra da öğretmenin uyarılarıyla danışmaya gelen anne babalara bunu anlatıyorum hep. Çoğu öğretmen de aynı hataya düşüyor, sınıfta yerine oturması gerektiğinde oturmayan, yemek yemesi gerekirken oyun oynamak için direnen, uyku zamanı gözyaşlarına boğulan çocuklar mutlaka “hiperaktif” değildir. Hatta onlara hiperaktif demek işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değil. Bu çocukların tek bir sorunu var; bugüne kadar her istediğini yaptı , şimdi neden yapamayacağını anlamıyor ve kurallara uymayı bilmiyor..
O yüzden yol yakınken evinizde çocuğun yaşına uygun bir kurallar bütünü oluşturmalısınız. Bu herşeyi yasaklayın, hareket alanını kısıtlayın demek değil elbette. Ama evde benimsediği kurallar çocuğun toplum yaşamına dahil olduğunda sosyal kuralları kabullenmesini dolayısıyla da uyumunu kolaylaştırır bunu da unutmayın.
Uzun lafın kısası..
Nasıl ki her morali bozulan insan “depresyonda” değilse, her hareketli, yaramaz çocuk “hiperaktif” değil anne babalar. Siz siz olun hem kendi çocuğunuza hem de çevrenizdeki çocuklara bu yakıştırmayı yapmadan önce gelin bir daha düşünün..

Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
ANKARA/2013 

Odayı Ayırma Zamanı..

Bebeğiniz doğmadan belki aylar önce gidip seçtiniz, minik yatağını, kıyafetlerini tek tek dizdiğiniz dolabını.  Bir de koltuk koydunuz odaya belki, emzirme ve dinlenme koltuğu. Perdeleri, kapı süsü, yatağının üstünde müzikli dönencesi, oyuncakları, hepsi tastamam. Ama doğduklarında o kadar minik, o kadar savunmasız oluyorlar ki dünyanın en güzel odası bile olsa küçücük yavrunuzu bu odada tek başına bırakmak aklınızın köşesinden geçmez. Çoğu anne-baba bir portatif yatakla bebeklerini odalarında misafir etmeye başlar. Hatta bazen ertesi gün işe gidecek,rahat uyusun diye baba odadan taşınır, anne ve bebek yalnız kalır.


Dünya Kerimoğlu /2014   (Anne beni burada bırakma bakışı!)
Eğer dengeler tutturulamazsa aradan aylar geçer ve sonunda ortaya annesinden ayrılmaya direnen bir bebek, eşinden ayrı kalan bir baba, bebeğin tüm sorumluluğunu tek başına yüklenmiş bir anne yani sonuçta mutsuz,doyumsuz bir aile çıkar..   
Gelin en başından başlayalım..
Bebeğinizin ilk altı ay anne-babasının odasında her ikinizle birlikte ama kendisine ait bir yatakta yatması hem anne-baba hem de bebek için en doğrusu gibi görünüyor. Böylece sık sık nefes alıyor mu diye kontrol eden annenin ‘ağlarsa, üstünü açarsa’ endişelerinin de önüne geçilmiş oluyor. Hem anne hem de yeni doğan bebek kendini daha güvende hissediyor. Özellikle de  emziriyorsa annenin işi ciddi anlamda kolaylaşmış oluyor. Unutmayın, mutlu bir bebek yetiştirmek için annenin yani sizin de mutlu olmanız gerekiyor. Uykusuzluğun, odalar arası git gel mesaisinin yaratacağı stres size de bebeğinize de daha çok zarar veriyor. İşte o nedenle odayı ayırma işini emzirme sıklığınızın azaldığı zamana kadar ertelemek en doğru karar olabiliyor.  
Ama altını çizmek gereken iki nokta var, birincisi baba odadan taşınmayacak, ikincisi de bebek anne babasının yatağında yatmayacak.
Babanın bebek geldiği için kendi odasından ayrılmak zorunda kalması, babanın kendini dışlanmış annenin de kendini yalnız hissetmesine neden oluyor. Zaten ilk aylarında bebek annesine tam anlamıyla bağımlı, beslenmek için annesinin vücuduna muhtaç, en azından gaz çıkarma, pışpışlama gibi diğer ihtiyaçlarıyla babayla temasta olmalı, birbirlerini hissetmeliler. Ortada bir zorluk varsa da anne-baba bunu birlikte çekmeli.
Aslında her aile bebeğini kendi odasında yatırmaya başlayacağı doğru zamanı kendisi belirler. Örneğin 1 yaşında odasına geçiririm diyen anne bebeği yaşını kış ortasında dolduruyorsa onu kendi odasında yatırmak konusunda daha isteksiz oluyor. Üşür, üstünü açar diye korkuyor. Yani hayatın her alanında olduğu gibi teoriyle pratik, planlarla gerçekler birbirini tutmuyor. Bu son derece normal. 
Dolayısıyla kesin hatlarla belirlenmiş bir "doğru zaman"dan bahsetmek yerine, ortalama 6 aydan sonra 1 hatta 1 buçuk yaşa kadar çocuğu kendi odasında yatırmaya başlarsanız hem sizin hem de onun için işleri kolaylaştırmış olursunuz. 
Çocuğunuz büyüdükçe ve sizinle yattığı süre uzadıkça ayrılmaya direnci artar. Yani zaman lehinize değil, aleyhinize işliyor. Bunu unutmayın.

Çocuğunuzu odasına yatırmaya karar verdikten sonra bir yol haritanız olmalı.
Unutmayın baştan (zor olsa da) doğru yolu izlemek, hata yapıp sonra telafi etmeye çalışmaktan çok daha kolay. İşte o yüzden sadece bir sorunla karşılaştığınızda değil, önemli bir adımı atmaya karar verdiğinizde de okuyun, araştırın, fırsatınız varsa bir uzmana danışın.


Bebeğinizi odasında yatırmaya başlamadan önce onunla birlikte odasında zaman geçirmelisiniz. Beraber oyun oynamak en iyi yoldur. Yani oyuncaklarını salona ya da diğer odalara taşımak yerine onun odasında tutun. Birkaç günlük oyun seanslarından sonra öğlen uykularıyla odada uyuma serüvenine başlayabilirsiniz.  
Çocuklara kazandıracağınız her alışkanlıkta olduğu gibi oda ayırırken de iki hayati kuralımız var;
-kararlı olun
-tutarlı olun..


Öğlen uykusunu sorunsuzca kendi odasında uyuyan bebeğiniz gece uykuları söz konusu olduğunda işi inada bindirebilir. Siz onun için tüm uygun koşulları sağladığınızdan eminseniz
ve hem siz hem de bebeğiniz için doğru zamanın geldiğini düşünüyorsanız direneceksiniz. 

Elbette başta bebeğinizin, güvenli ve huzurlu bir şekilde yatacağı bir yatağı olmalı. Her an düşebilir kaygısını taşırsanız, bu kaygıyı çocuğunuza da yansıtırsınız. Bazı çocuklar karanlıkta uyumaktan hoşlanmaz. Küçük bir gece lambası ya da tavana yansıtılan renkli ışıklar uykuya geçişi hızlandırabilir. Aynı şekilde kısık sesli dinlendirici bir müzikten de faydalanabilirsiniz.
Çocuğunuzu kendi odasında yatmaya alıştırırken, yatağına bırakıp çıkmayacaksınız elbette. Onu uykuya hazırlamak sizin göreviniz. Bu aşamada yatakta birlikte uzanmak yerine, yatağının yanında bir koltukta oturmayı tercih edin. Arada bir saçını okşamak, elini tutmak güvende hissetmesini sağlar. Ama bunu alışkanlık haline getirmemelisiniz.  Çocuğunuza masal anlatın, kitap okuyun ya da kendi hikayenizi kendiniz yazın. Ama mutlaka odasında, yatağında yatarken onunla zaman geçirin. Masalı anlatırken ses tonunuz da dingin olmalı, atlaya zıplaya, heyecanla, ya da yüksek sesle anlatacağınız masallar ve müzikler onu uyarır, uykuya geçmesini de zorlaştırır.


Eğer çocuğunuz bir buçuk yaş civarındaysa o zaman tüm bunları yapmadan önce çocuğunuza artık kendi odasında uyumasını istediğinizi anlatmanız da lazım. Ama bunu gece tam da uyku zamanı değil, gündüz farklı bir saatte, bir paylaşım sırasında mesela oyun oynarken, keyfi yerindeyken yapmalısınız. Daha küçükse böyle bir açıklamaya gerek yok.
Odaları ayırmada en zor kısım gece uyanmaları. Bazı çocuklar gece yataklarında ağlar bazılarıysa kalkıp sizin odanıza gelir. İşte çoğu anne baba da tam bu noktada hata yapar. Gece vakti, yorgunluk, uykusuzluk üst üste gelince eğer “tamam gel bu gece bizle yat” derseniz, böyle geceleri tekrar tekrar yaşayacağınıza dair bir anlaşmanın altına imza atmış oluyorsunuz.


O anda zor gelse de, bebeğinizin odasına gitmeli, onu tekrar yatağına yatırıp, yatağının yanındaki koltuğunuza yerleşmeli  ve konuşmadan tekrar uykuya dalana kadar yanında durup ona güven vermelisiniz. Belki ilk günlerde bu durum her gece birkaç kez tekrarlanacak. Bir defasında baba, bir defasında anne üstlenebilir bu zorlu görevi. Kararlı olursanız çok kısa sürede çocuğunuz da direnmeyi bırakacak. Yeter ki ona bu mesajı verin; “kendi odanda güvendesin, bir sıkıntın olduğunda biz hemen yanında olacağız ama bizimle bizim odamızda yatamazsın!”

Çocuklar gece uyandıklarında çoğu zaman ihtiyaçları giderilir giderilmez yeniden uykuya dalarlar. Ama korktuklarında ya da kabus gördüklerinde sakinleştirilmeleri daha zor olur. Bu başlı başına ayrı bir konu zaten ama kısaca değinmek gerekirse, korkmuş bir çocuğu asla yalnız bırakmayın. Mutlaka yanına gidin, sarılın, sakinleştirin. Korkacak ne var demeyin. Korkusunu anladığınızı belli edin. Kınamayın, asla cezalandırmaya kalkmayın. 
Bazen anne-baba olarak bizler kolay geldiğinden ya da kopmak istemediğimizden, bazen kıyamadığımızdan çocuklarımızın bağımsızlık mücadelesine destek vermiyoruz. Destek vermediğimiz gibi alttan alta ilettiğimiz mesajlarla köstek oluyoruz. Ama unutmayın, bir çocuğun bağımsızlık mücadelesi onun kişiliğini oluşturması için çok önemli..

Hayat alışkanlıklarınızda yapacağınız bazı küçük değişikliklerin çocuğunuz için önemli olabileceğini de unutmayın. 

Örneğin bebeğiniz henüz 1-2 yaşındayken bile odasına girerken, mutlaka kapıyı çalın. 
Kapı açıkken “girebilir miyim” diye müsaade alın. 
İki yaşındaki çocuk bundan ne anlar diye düşünüyorsanız, çocuklara kişisel alanı, mahremiyeti öğretmenin en kolay yollarından birinin bu basit kural olduğunu unutmayın. 
Böylece çocuğunuzun odasını sahiplenmesini dolayısıyla da kendini bu odada güvende hissetmesini de hızlandırmış olursunuz. İleride tuvalet doluyken çat diye kapıyı açtığında ya da sizin odanıza müsaade almadan girdiğinde vereceğiniz uzun uzun öğütler hiçbir işe yaramayacak. Ama kendi odasına kapısı çalınarak girilen bir çocuk, emin olun başkalarının özel alanlarına girmek için bunun yapılması gerektiğini aklının bir köşesine siz hiçbir söz söylemeseniz de yazacak..


Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu