Anne-Baba mı Olmalı Yoksa Arkadaş mı..


Dünya-Irmak-Savaş Kerimoğlu /2015
Çok moda bu aralar.
Biz çocuğumuza “anne-baba” değil “arkadaş” olduk demek, öyle davranmaya çalışmak hatta bununla övünmek.

Hatta işi bir adım daha ileri götüren de var, bir bakıyorsun ufaklık anne babasına isimleriyle hitap edip emirler yağdırıyor, anne baba da durumdan memnun. 
Soruyorum size, neden?
Sizin çocuğunuz kendine arkadaş bulamıyor mu, bulamayacak mı? Peki  siz ebeveynlikten istifa edip arkadaş rolüne soyunduysanız ,onun hayatındaki anne-baba  boşluğunu kim dolduracak? 

Çocukla  arkadaş olma çabası özellikle son dönemde en sık rastladığım doğru bilinen yanlışlardan biri. Uzmanların bu konudaki tavsiyelerinin hatalı bir uygulaması aslında yaşanan. Anneler babalar.. Kimse size çocuğunuza “arkadaş” olun demiyor! Siz her şeyden önce  “anne” ve  “baba”sınız. Yapmanız gereken çocuğunuza arkadaş olmak değil, “arkadaşça” davranmak.
Ve inanın bu iki sözcük arasında bir kelime oyunundan çok daha fazlası var.



Bora-Ayfer-Kaan Toker
Önce arkadaşlık ilişkisinin tanımını yapmalı. Sağlıklı bir arkadaşlıkta ne sizin ne de karşı tarafın üstünlüğü olmaz. Birbirinizin hayatında yön ya da karar verici bir etkiden de bahsetmek mümkün değil.  
Bazen yanlış yaptığını bilseniz bile arkadaşınızın hayatına müdahale edemezsiniz.
En uç noktaya da gidelim, arkadaşlık ilişkisi bir gün son bulabilir. 


Sizce bir anne ya da baba çocuğunun hayatında bu koşullarla var olabilir mi? Mümkün değil.
İşte bu yüzden anne baba ve çocuk ilişkisinde böylesi bir eşitlikten söz etmek olmaz.  Anne baba olarak siz, kişisel haklarını ihlal etmeden çocuklarınızı yönlendirmek, hatta bazı hayati konularda yeteri olgunluğa ulaşana kadar onun adına kararlar almakla sorumlusunuz. 

Çocuklarımızın en önemli  ihtiyacı güvende hissetme.
Bir düşünün; hala birçoğumuz en güvenli limanımız olarak annemizin yanını, babamızın omzunu görmüyor muyuz?  

Yani bunca uzun lafın kısası; anne - baba olmak ayrı, arkadaş olmak ayrı..  

Eskileri gözümüzün önüne getirince anne baba tutumlarında çok şeyin değiştiği ortada.
Bizi sevdiklerini her zaman bildiğimiz ama bunu sözlerle, sarılmalarla, öpmelerle göstermekten çoğu zaman çekinen babalarımız vardı bizim. Ama artık hepimiz çocuklara sevgi göstermenin onlarla  yüz göz olmak demek olmadığını, çocukların sadece sevildikleri için şımarmayacaklarını biliyoruz.
Bir de değişeceğiz diye olayı abartmasak.. 

Çocuklarla arkadaş olmak için tüm sınırları, kuralları ortadan kaldırmasak..

İşin püf noktası her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeyi sağlamakta. 

-Siz yetemezsiniz, çocuğun yaşıtlarına ihtiyacı var..
Her çocuğun çok küçük yaşlardan itibaren yaşıtlarıyla iletişim kurmaya ihtiyacı var. Dolayısıyla siz, yani bir yetişkin 24 saat oyun oynasa da çocuğun bu ihtiyacını  karşılayamaz. Bazen öyle anne baba çocuk ilişkileri görüyorum ki bağımlılık haline gelmiş. Çocuğun anne ya da babası dışında beraber vakit geçirdiği, oyun oynadığı bir tek arkadaşı yok. Yani aslında gerçek bir arkadaşı yok.

Anne baba açısından da bu dozu artırılmış bağ yorucu olur. Ebeveyn olmak başlı başına zor bir iş. Üstelik çocuğunuz hep minicik kalmayacak. Daha bunun ergenliği var. Bu dönemde bir çocuğun arkadaşlarıyla paylaşabildiği her şeyi anne babasına anlatması her iki taraf için de mümkün değil. Çocuk yapamaz, anne baba kaldıramaz, müdahale etmeden duramaz. Dolayısıyla aranızda kurulacak arkadaşlık ilişkisi eninde sonunda yıkılmaya mahkum.  Zaman zaman yakınan anne babalara şahit olmuşsunuzdur; “Biz çok iyi arkadaştık. Her şeyini anlatırdı bana. Şimdi ne oldu anlamıyorum. Artık benimle hiçbir şeyi paylaşmıyor arkadaşlarıyla saatlerce telefonda konuşuyor”..  

Yani şartları zorlamanın alemi yok. Bırakın çocuğunuz ilk çocukluk çağından itibaren gerçek arkadaşlar edinsin, sosyalleşsin. Bu demek değil ki çocuğunuzla paylaşımlarınız, dertleşmeleriniz, sohbetleriniz olmasın, beraber vakit geçirmeyin. Tam tersi bunların hepsini yapacaksınız. Ama arkadaş olarak değil. Arkadaşça davranan bir anne ya da baba olarak.


Can- Meltem- Aslan Tuna Sarıcan
 -Arkadaşça davranan anne- babanın kuralları vardır. 
Gelelim arkadaşça davranmayı bilen anne babaların neler yaptığına..
Çocuğuyla hayatı paylaşır. Bebekken bile konuşur, beraber oyun oynar, konuşmaya başladığında dinler, bağımsız bir birey olma çabasını destekler. Her koşulda, başarısız olsa bile hep yanında olacağını hissettirir. Sürekli eleştirmez. Hata yaptığında yermez. Çocuğunun fikirlerine önem verir, uygulanması mümkün konularda fikrini sorar. (ne giymek istediği, ne oynamak istediği, hangi masalı dinlemek istediği gibi) 
Ama kontrol hala anne- babadadır. Mutlaka çocuğunun yaşına uygun kuralları vardır ve kurallar çocuğun anlık isteklerine, heveslerine göre şekillenmez. Kurallara uyulmadığında çocuğa hatasına uygun, doğru zaman ve yollarla ceza verir. Çocuğu asla sevgisizlikle cezalandırmaz.

Engin-Doruk-Pınar Yılmaz

-Arkadaşça davranan anne baba çocuğun sosyalleşmesini tehdit olarak görmez. 

Aslında içten içe çocuğumuz için tek ve vazgeçilmez olmayı isteriz. İstemem demeyin, istersiniz. Ama bir çoğumuz bu dürtümüzü kontrol altında tutmayı başarıyoruz. Biliyoruz ki sosyalleşmek, yeni ilişkiler kurmak çocuğumuzun gelişimi için önemli. İnsanları tanımak, onlara güvenmek ve belki hayal kırıklıkları yaşamak onu hayata hazırlayacak. Biliyoruz ki çocuğumuz bizim dışımızda insanları da sevecek, onlara da bağlanacak. Ama bu anne ya da baba olarak bizim onun hayatındaki rolümüzü değiştirmeyecek, önemimizi azaltmayacak. Her an yanında olmaya çalışmak, onu tehlikelerden korumaya yetmeyecek. Bu çocuklar anne baba kalkanı altında, cam bir fanus içinde büyümeyecek. 
Biliyoruz değil mi? 
Barış-Evrim- Ozan Tan


Çocuklarımızın hayatında yerimiz elbette çok önemli ve özel. Ama bırakın hayatına başka insanlar da girsin. Zaman zaman parka çocuğunu getirip bir saniye yalnız bırakmadan onunla ilgilenen, her adımına eşlik eden anneler görüyorum. Aslında tek yaptıkları çocuklarını korumaya çalışmak. Ama yapmayın, yapmayalım. Anne babaları tarafından cesaretlendirilmeyen çocuklar sonra toplum içinde konuşmaya çekinir hale gelebiliyor.
Unutmayın, sizin küçük bebeğiniz bir gün büyüyecek. Belki çokça arkadaşı şanslıysa dostları olacak. Bazılarını hayatının merkezine koyacak, bazılarını zamanla silecek.. Öğrenecek.Hepimizin yaptığı gibi. 
Ama hayatı boyunca sadece bir anne-babası olacak.
Sizin yerinizi kimse doldurmayacak.
Onun için “anne-baba” olmanın, olabilmenin kıymetini bilin.
Ve başka rolleri üstünüze giymek için bu muhteşem rolden vazgeçmeyin..

Psikolog Irmak Gürcan KERİMOĞLU


İlkokula Hazır Mısınız?



Yıllardır "acaba" diyerek beklediğiniz o gün geldi çattı..
Çocuğunuz sizden bağımsız bir birey olma yolunda en ciddi adımını atmak üzere. 
Peki bu adımı atmaya hazır mı? 
Okul hazırlığı yapmak demek, önlüğü bir güzel ütülemek, en popüler çizgi film karakterinin resmiyle süslü çantayı almak, renkli kalemler, defterlerle doldurmak demek değil elbette. Önemli olan ufaklığın hayatının ilk büyük dönüm noktasına girmeye hazır olup olmadığı..
Bir çocuk öyle iki günde okula hazır hale gelmez. Aslında doğduğu andan itibaren yaptıklarınız ya da yapmadıklarınızla ilk okul gününüzün nasıl geçeceğini belirlemiş oluyorsunuz. O güne kadar çocuğunuzu kendi başına bir şeyler yapması konusunda cesaretlendirmediyseniz, neye elini attıysa "aman dur düşersin, kırarsın,dökersin" diye müdahale ettiyseniz, yemeğini hala elinizde çatalla peşinden gezip siz yediriyorsanız, birşeyler anlatmaya çalıştığında araya girip onun yerine siz özet geçiyorsanız, çocuğunuzun en temel ihtiyaçlarını kendi başına gidermesine hala izin veremediyseniz, okulun ilk günü geldiğinde “vay benim çocuğum da niye diğer çocuklar gibi sırasına geçip oturmuyor,eteğime yapıştı beni bırakmıyor” diye şaşırmayın. 
Açok söyleyeceğim; nedeni sizsiniz.. 
Siz, anne baba olarak doğru davranmayı öğrenirseniz, çocuğunuz sancısız ya da daha az sancılı bir okula başlama dönemi geçirir.

1. Öncelikle bir çocuğun okula sorunsuz adapte olabilmesi için, kendi kendine yeme ve tuvalete gitme alışkanlıklarını kazanmış olması gerekiyor. Ne kadar çok çocuğun okul çağına kadar bu becerileri kazanamamış olduğunu bilseniz şaşırırdınız. İtiraf edelim anne babalar “nasılsa ileride her şeyi kendisi yapacak, elbet öğrenecek” diye diye çocuklarının yerine birşeyler yapmayı seviyoruz. Ama burada atladığınız nokta; zamanında, nasılsa öğrenecek diye geciktirdiğiniz bu becerilerin ileride bir sorun olarak karşınıza çıkacağı. Bir ilkokul öğretmeni beslenme saatinde çocuğunuzun yemeğini yedirmez! Yedirmemeli de! Ya da elinden tutup ufaklığı tuvalete götüremez. Götürmemeli zaten! İşte ilkokulu kreş ve ana sınıfından ayıran en temel özellik bu. 
Anaokulu ve kreşte bunu yapan yardımcı ablalar var genellikle. Ama bu kreş hayatı boyunca çocuğu bu ablalar tuvalete götürüp getirsin demek değil ki. Kreş çocuğu okula hazırlar. Dolayısıyla en geç bu dönemde ufaklığın temel becerileri edinmesi şart. Bunun için çocuğunuzu cesaretlendirmelisiniz. 

Yani uzun lafın kısası okul öncesi dönemde çocuğunuzun üstesinden gelmiş olması gereken iki temel görev var. Tek başına yemek ve tuvalete gitmek.


2. İkinci ve en sancılı aşama ayrılığa alışmak. Okul zaten başlı başına yeni bir deneyim. Üstelik de el bebek gül bebek geçen, kuralların olmadığı ya da çoğunlukla önemsenmediği,sık sık ihlal edildiği çocukluk dönemlerinden sonra..
Yeni bir ortam, yepyeni bir bina, sınıf, sıralar, yeni bir "kural koyucu" yani öğretmen, yeni arkadaşlar, zillerle belirlenen ders saatleri, sınıfta istediğin zaman konuşamamak, yerinden kalkamamak, okumayı öğrenmek, ödev yapmak vs.. 
Teker teker sayarak bir çocuğun gözünden görmenizi sağlamak istiyorum..

Okul deyip geçmeyin çocuğunuz için ne zorlu bir görev.. O yüzden siz siz olun tüm bu görevlere bir de sizden ayrılma krizini eklemeyin. Bunun tek yolu da kendinize bağımlı bir çocuk yetiştirmemek! 
Okulun başlamasına birkaç ay kala çocuğunuzun bağımsızlığını pekiştirmeye başlamalısınız. İlkokula başlayacak yaşta bir çocuk, eğer evinizin bulunduğu nokta tehlikeli bir yol kenarında değilse, artık kendi kendine bakkala gidip bir ekmek alıp gelebilmeli mesela. Eğer bugüne kadar hiç denemediyseniz tam zamanı. Biliyorum endişeleniyorsunuz ama ben de size çocuğu sokağa salın peşini bırakın demiyorum ki. Camdan takip edebilirsiniz. Ya da ilk seferde ve kesinlikle fark edilmemek şartıyla uzaktan takip edebilirsiniz. Bu küçük bakkala gidip gelme deneyimi sizin sandığınızdan çok daha önemli. Çünkü çocuğunuz böylece artık siz olmadan, tek başına bir yere gidip gelecek özgüvene kavuşacak.


Aynı şekilde eğer hala bütün günü beraber geçiriyorsanız, biraz ayrılmanın vakti çoktan geldi de geçiyor. Park deneyimleri bu iş için birebir. Mesela bugün, hemen koşup müdahale edebileceğiniz yakınlıkta bir bankta oturmak yerine çocuğunuza “sen parkta oynarken ben de yürüyüş yapacağım” deyin. Göz takibi yapabileceğiniz uzaklıkta yürüyüşü deneyin. Bakın kontrol hala sizde, çocuğunuz tehlikede değil, ama o kendisini yalnız zannediyor, hemen yanıbaşında onun her adımını gözleyen annesi yok. 
Okul öncesi dönemde siz ve çocuğunuz arasındaki bağımlılığı ne kadar azaltırsanız ayrılığınız o kadar sakin olacaktır. Tabi burada bir parantez açmak lazım, bağımlılığı azaltın derken çocuğunuzla ilgilenmeyin, onunla vakit geçirmeyin demiyorum kesinlikle. Sadece yaşına uygun olarak ufaklığa bir özgürlük alanı yaratın ve bu alana müdahale etmeyin diyorum. Uzun lafın kısası "bağlılık''la, "bağımlılığı" karıştırmayın diyorum.. 
3. Çocuklarda gördüğüm okul fobisinde çoğunlukla altta olumsuz bir koşullandırma vardı bugüne kadar. Bu olumsuz koşullandırma nasıl olur? Birinci hata okulu bazen farketmeden de olsa bir ceza olarak göstermek. 
Öfke anında “bir okula gitsen de kurtulsam, öğretmenin seni adam edecek ya da bunu okulda da yap da göreyim” diyen anneler bir adım öne çıksın. 
Ya da çocuğunun duyabileceği şekilde arkadaşlarıyla “aman okula başlasalar da biz de rahat etsek” diye dertleşenler.. Siz de bir adım öne. 
Bakıyorum da epey kalabalık olduk. O zaman ne yapmıyoruz; okulu çocukların gözünde insanı disipline sokan, katı kuralların olduğu, herkesin hizaya girdiği, kurala uymayanın ceza yediği bir “adam etme merkezi” gibi göstermiyoruz. Ceza olarak okulu göstermiyoruz.
Aynı şekilde abartılı övgülerle de anlatmayın çocuğa okulu. Çocuklar birbirlerine, abi ve ablalarına da soruyor okulu. Duyuyor ve öğreniyorlar..
O yüzden “okul şöyle harika bir yer, aman öğretmenin böyle bir melek, arkadaşlarının hepsi şahane, kitaplar muhteşem” gibi hikayeleriniz itibar görmeyecektir. Gerçekçi olmakta fayda var. Bu gerçekçilik çocuğunuzun hayal kırıklığına uğrama ihtimalini de azaltır. Çocuğunuza okullu olmanın büyümek demek olduğunu, elbette bazı kurallar olacağını ve bu kurallara uyması gerektiğini ama aynı zamanda güzel vakit geçireceğini, öğretmeninin ona okumak ve yazmak gibi yeni şeyler öğreteceğini anlatmalısınız. Okula sürekli oyun oynayacağını sanarak gelen, bir oyun odası yerine sınıfla karşılaşınca neye uğradığını şaşıran çocuklar görüyorum. Doğru beklentiler oluşturan çocuklarsa çok daha kolay adapte oluyor.
4. Okulun ilk günü çocukların tavırlarında geçmiş deneyimlerinin yanında anne babanın o günkü hal ve hareketlerinin de etkili olduğunu biliyor musunuz? Kimi anne babalar var, çocuğunun oturacağı sırayı seçer, oturtur, sırtından çantasını çıkarır yerine yerleştirir, yetmez yanına oturur, diğer çocuklara döner, “senin adın ne bakalım, bak bu da benim kızım/oğlum” der.. Sonra öğretmen zoruyla dışarı çıkarıldığında kapının ağzında bekler, endişeli gözlerle içeriyi süzer, fırsat buldukça çocuğuna seslenir;  “terleme emi, teneffüste koşma, beslenme çantandakileri de bitir, tahtayı görebiliyorsun değil mi oradan”.. vs..vs.
Anneler, babalar! Bir düşün şu çocukların yakasından. Okulun ilk günü kendinden emin, güven verici tavır çocuğunuza destek olmanın en iyi yolu. Siz çevreye endişeli gözlerle baktıkça, çocuğunuzu da endişelendiriyorsunuz. 
Sakin olun..
Bugün onu kendi kanatlarıyla uçması için bırakacağınız gün..


Çok bağımlı bir anne çocuk ilişkisinden bahsetmiyorsak ve eğer çocuğunuzun bir kreş deneyimi varsa muhtemelen ilk gün okulda beklemenize gerek olmayacaktır. Ama "içim rahat etsin" diyorsanız, ilk ders sonuna kadar bekleyin ve mümkünse görünmeden ufaklığı bir kontrol edin. Tabi bir anda ortadan kaybolmamak şartıyla. Yani okula bırakırken çocuğunuza gerçekçi bir açıklama yapın. 
“Tatlım sen şimdi okulda kalacaksın, bense gideceğim. Ama derslerin biter bitmez seni almak için kapıda olacağım, Sonra da beraber eve gideriz, bütün gün neler yaptığını konuşuruz” 
Çocuğun bu açıklamayla ikna olması için o güne kadar "güven verici" bir anne çocuk ilişkisi geliştirmiş olmanız gerektiğini söylemeliyim. Siz o güne kadar işe giderken kandırarak evden çıktıysanız, bakkala gidiyorum deyip saatlerce dönmediyseniz, çocuğunuzun size inanmasını da bekleyemezsiniz.
Eğer hem anne baba olarak siz, hem de çocuğunuz okula hazır değilseniz her şey bu kadar kolay olmayacak. Ama artık doğru adımları atarak, çocuğunuza bağımsız bir birey olmayı şimdi de öğretebilirsiniz. Sadece biraz daha fazla zaman, sabır, tutarlılık ve kararlılığa ihtiyacınız var..

İlk gün çocuğunuz okulda kalmak istemez, ağlarsa "alıp eve döneyim yarın getiririm" demeyin. Ertesi gün yaşayacaklarınız farklı olmaz bu durumda. Onunla sınıftan çıkıp daha sakin bir yerde konuşmalısınız. Önce ağlama nöbetinin geçmesini ve biraz sakinleşmesini sağlayın. 
Çocuğunuza sınıfa gitmesi gerektiğini, ama sizin de dışarıda onu bekleyeceğinizi, ders arasında sizi belirlediğiniz noktada bulacağını anlatın. 
Püf noktası kararlılık.. 
Eğer çocuğunuz sizde en küçük bir "acaba" farkederse bunun üzerine gider.
Tekrar ağlamaya başlarsa bir kez daha sakinleşmesini bekleyin. Çocuğunuza eve dönme ihtimalinizin olmadığını, bütün günü böyle ağlayarak geçirmek yerine sınıfta geçirmesinin daha eğlenceli olabileceğini anlatın. Ve eğer direnirse, siz de direnin. Gerekirse bu senaryo akşam okulun bitiş saatine kadar devam etsin. Tabi bu aşamada çocuğun eğleneceği şeyleri de yapmayın. Yani sınıfa girmediği süre boyunca sakinleşsin diye şeker, çikolata yedirmek, hatta çeşitli oyunlar yaratmak sandığınız kadar iyi bir yol değil. Sınıfın dışında onun ilgisini çekecek şeyler yapmayın ki sınıfa girmeye ikna olsun. 
Çocuğunuzu sınıfa soktuktan sonra verdiğiniz sözleri mutlaka tutun. Nasılsa girdi deyip kaçarsanız ve çocuğunuz sözleştiğiniz zaman ve yerde sizi bulamazsa o zaman bir sonraki gününüz çok daha zor geçer, unutmayın.. 

İlk günü atlattıktan sonra okulda bulunma sürenizi gün be gün azaltmalısınız. En çok dikkat etmeniz gereken, tutarlı olmak ve geri adım atmamak. Bir anda büyük adımlar beklerseniz başarılı olma şansınız çok düşük. Bizim hedefimiz yavaş da olsa sürekli ileriye gitmek. 
Unutmayın "sen derse gir ben kapıdayım" deyip kaçarsanız,kesinlikle ilerleme kaydedemezsiniz. Çıktığında sizi bulamayan çocuğunuz kendini güvende hissetmeyecek ve üstelik size inancı da azalacak. O nedenle yapabileceğiniz şeyleri söyleyin ve söylediklerinizi de mutlaka yapın. 
İlk gün her ders arasında sizi bahçede bulan çocuğunuza ikinci gün ilk aradan sonra bir işinizin olduğunu ancak iki teneffüs sonra gelebileceğinizi söyleyin mesela. Ve söylediğiniz saatte mutlaka bahçede bulunun. Üçüncü gün sadece giriş,çıkış ve bir teneffüste bahçede olacağınızı söyleyebilirsiniz. Dediğim gibi temel kural tutarlılık, sıklık ayarlamasını ise çocuğunuzun adaptasyonuna göre yapmalısınız. Ama sakın ağlıyor diye “bir günden bir şey olmaz” deyip eve götürmeyin.O zaman en başa dönmüş olacaksınız çünkü ufaklık da yeterince ağlarsa okuldan kurtulacağı mesajını alacak. En az birkaç günü çocuğunuza ayırmanız gerekiyor. Bu da çok daha önce yapmanız gerekenleri bugüne kadar ertelemenizin bir bedeli aslında.Vazgeçmek yok. Belki ilk birkaç gün, bir hafta zorlanacaksınız ama inanın siz tutarlı olursanız kısa sürede herşey yoluna girecek..  

Bu arada siz o güne kadar doğru adımları atmış olsanız da, çevresindeki arkadaşlarının ağlamaları sizin çocuğunuzu da tedirgin edebilir. Paniğe kapılmayın, o güne kadarki emekleriniz bir anda çöpe gitmeyecek. Sakin ve anlayışlı olmalısınız. 
"Sen korkmazdın ağlamazdın, hani konuşmuştuk, ne oldu bebek mi oldun bir anda"
Aman bunlar yasaklı cümleler. 
Bunun yerine "endişeni anlıyorum ama arkadaşların okul hakkında hiçbir şey bilmedikleri için ağlıyorlar. Belki sen onlara anlatırsan artık korkmazlar" gibi yönlendirici, cesaretlendirici ifadeler daha çok işe yarar. 

Son bir söz.. Daha yolun başındasınız. Bu, küçük bebeğinizin bir birey olma yolunda ne çok yol aldığının ilk kanıtı.. Önünüzde iki seçenek var; ya o zorlu yol boyunca çocuğunuzun yanında, arkasında durarak ona destek olmak ya da yol boyunca önünde dikilip her ikiniz için de hayatı zorlaştırmak.. Seçim sizin.. 


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
Ankara / 2013

Çocuklara Birşey Öğretememenin En Kolay Yolu: Dayak!


Önce uzlaşalım, dayak cennetten çıkmamıştır, kızını dövmeyen dizini dövecek diye bir kural yok, öğretmenin vurduğu yerde de gül mül bitmez.. Bunları söyleyip yıllarca 'dayaksever'lere mazeret üreten atalarımız da halt etmişler. Eğer bir çocuğunuz varsa, onun sağlıklı, kendine güvenen bir birey olmasını istemiyorsanız, amacınız hem ufaklığın hayatını hem de kendi hayatınızı çekilmez hale getirmekse o zaman bu mazeretlere sarılın. Çünkü bir çocuğu eğitememenin, hiçbir şey öğretememenin en kolay yoludur dayak..
Dayak nedir?
Fiziksel bir şiddet. Evire çevire pataklamak girmez sadece bu tanımın içine, bir tokat, popoya bir şaplak, kola bir çimdik. Hepsi çocuğun fiziksel bütünlüğüne bir müdahaledir. Tamam çocuk sizin çocuğunuz, ama sizden ayrı bir birey ve kendi bedeni üzerinde hakları var. Eğer dayak atıyorsanız öncelikle çocuğunuzun kişisel haklarına saldırıyorsunuz demektir.
Dayağın tanımını yaptığımıza göre gelelim şimdi sizi dayak atacak noktaya getirecek durumların ne olduğunu bulmaya. Ufaklıklar bazen gerçekten bir sabır testi haline dönüşebiliyor. Yapma dediğinizi sadece inat için gözlerinizin içine baka baka ve hatta gülerek yaptığı olmuştur mutlaka. Ya da tüm uyarılarınıza rağmen kendisini tehlikeye atıyor olabilir. İşte bu anlarda önünüzde iki tercih var. Ya çocuğunuzu yakalar şöyle bir iki pataklar, o an için davranışı durdurur ve fiziksel olarak rahatlarsınız ya da kendinizi kontrol etmeyi başarır vurmak yerine başka bir yol bulursunuz. Gelin bu iki tercih arasındaki farkı günlük hayatta yaşanması muhtemel bir olay üzerinden hem anne hem de çocuğun gözünden bulalım..

Bizim hikayemizdeki ufaklığın adı, Zeynep olsun. Zeynep 2-2 buçuk yaşlarında. Yani tam da kişiliğini bulma, anne babasından ayrı bir birey olduğunu kanıtlama çabasında. Bu aralar olur olmaz her şeye sürekli inat ediyor. Ne yiyeceğinden tutun da, sokağa çıkarken giyeceği ayakkabıya kadar her konuda işi kendini yerlere atıp ağlamaya getiriyor. Ne istediğini bilmez bir halde aslında. Eskiden oynamayı sevdiği oyuncağını şimdi öfkeyle yerden yere vuruyor. Sanki sürekli huzursuz. 
Zeynep’in annesi ise çalışan bir anne. Sabah gidip akşam geliyor, eşi de öyle pek halden anlayan yardım için çırpınan bir koca/baba değil. İş dönüşü yemek hazırlamak sofra kurmak, kaldırmak, Zeynep’i yatırmak annenin görevi. Haftasonları da evin diğer işleriyle uğraşıyor. Kendine pek zaman ayırabildiğini söyleyemeyiz.

Günlerden pazar. Zeynep’in annesi o haftasonu işle ilgili bir dosya üzerinde çalışmak zorundaydı ama nihayet bitirdi. Şimdi biraz dinlenebilir. Kendine bir kahve yaptı. Zeynep de salonda televizyon karşısında çünkü bugün annesiyle her oynamak istediğinde annesi çalıştığı için onu televizyona yönlendirdi. Kapı çaldı. Anne kahveyi sehpanın üzerine bırakıp kapıyı açtı. Salona döndüğünde ise Zeynep’i fincanın içindeki kahveyi çalıştığı dosyanın üzerine dökerken buldu. “Yapma” diye bağırdı ama yetişip elinden alıncaya kadar küçük kız gözlerinin içine bakarak bütün bardağı boşalttı.
Bu noktadan sonra iki farklı senaryomuz var..

İlki..
Zeynep’in annesi bardağı küçük kızının elinden alır, o kadar sinirli ve çaresizdir ki, dayanamaz kızına
-ama sadece poposuna- birkaç tane vurur. Bir yandan da bağırır. “Sen ne yaptın, bütün emeklerimi mahvettin, ben şimdi ne yapacağım, başımın belası, ne biçim bir çocuk oldun  böyle”. Dayak yiyen Zeynep de salonun ortasında kendini yere atıp avazı çıktığınca ağlamaya başlar. Annesi bir yandan dosyayı temizlemeye çalışır bir yandan ağlamayı kesmesi için kızına bağırır.

Çoğumuz kendimizi böyle bir durumda o annenin yerine koyabiliyoruz değil mi. Bir eksik ya da bir fazla. Ama acaba tüm bunlar yaşanırken, Zeynep’in aklından neler geçiyor?
Bir kere bu örnekte birden çok yanlış var. Evin sorunluluğunu tek başına yüklenmeye çalışan üstelik de çocuğu iki yaş sendromu yaşayan bir çalışan anne. Sabırlı olması güç. İlgi isteyen küçük kızına ayıracak zamanı ya yok ya çok sınırlı. İletişimde ve sevgide doyuma ulaşmamış bir çocuk. Bu nedenle  “kızmak” da olsa annesinden bir tepki almak ilgi çekmek için istenmeyen davranışları tekrarlıyor. Neyse konunun dışına çıkıyoruz. Gelelim Zeynep’in dayak ve sonrasında aklından geçenlere, aldığı mesajlara..

1.Bu dosya annemle oynamamı engelledi.
2.Eğer bu dosyayı ortadan kaldırırsam annem bana kalır.
3.Acaba bu bardaktakini onun üstüne döksem annem ne yapar?
4.Bak annem benimle ilgilenmeye başladı, yapma dedi, yaparsam ilgilenmeye devam eder.

5.Bana vurdu,canım acıdı,öfkeliyim.

Çocukların dayak yedikten sonra uzun uzun ağlamalarının sebebi sadece canlarının acımasıdan mı sanıyorsunuz? Hayır. Onlar tam olarak anlamlandıramasalar da, hakarete uğradıkları, gururları incindiği için o kadar içten ağlıyorlar. Biraz sakinleştikten sonra da tıpkı bizler gibi durum değerlendirmesi yapmaya başlıyorlar.

-Bunu bir daha annem ya da babam buradayken yapmamalıyım.
Bakın “bunu bir daha yapmamalıyım” demiyorum. “Annem ya da babam buradayken yapmamalıyım" diyorum. İşte çocuğun dayakla aldığı tek mesaj budur. Çünkü yaptığının gerçekte yanlış olup olmadığını bile anlamamıştır aslında. Tek bildiği bu davranışın anne ya da babasını sinirlendirdiğidir. Dolayısıyla çocukta bir iç kontrol mekanizması oluşmaz. O hatalı davranışı bir daha tekrarlamaması gerektiğini içselleştirmez. Yani siz ortalarda olmadığınız bir anda mutlaka ama mutlaka tekrar yapacak. Eğer bu onu tehlikeye atacak bir davranışsa ne yapacaksınız? Örneğin ocakla oynarken yakalayıp haddini bildirdiniz. Her an bunu tekrar denememesi için miniğinizin yanında olabilecek misiniz?

-Yaptım cezamı da çektim.
İşte dayak atmanıza rağmen aynı hataları tekrarlayan çocukların (ki çoğu insan dayak arsızı der bu çocuklara) zihninden geçen bu. Çocuğun yaptığı hata hakkında düşünmeye, vicdan muhasebesi yapmaya, doğru yolu bulmaya çalışmak için hiçbir sebebi yok. Ben hata yaptım, cezamı çektim hesap  kapandı diye düşünecek sadece. Yani öğrenmeyecek.

-Demek ki biri istemediğim bir şey yaparsa ona vurabilirim.
Şiddet öğrenilir. Ve ne yazık ki çabuk öğrenilir. Siz bir şeyler öğretmek için çocuğunuza vurduğunuzda ufak bir şaplak bile olsa, o vurmanın bir iletişim yolu olduğunu öğrenecektir. Sürekli dayak yiyen çocuklarsa önce yaşıtlarına vurarak istediklerini yaptırmaya çalışır (bu arada dövemeyeceklerinin yayında isteklerini açıklamaktan korkar,çekinir) sonra büyür anne olduğunda çocuklarını döver, baba olduğunda hem çocuklarına hem de eşine şiddet uygulayabilir. Bu bir kısır döngü. Nesilden nesile kirli bir miras haline gelir sonunda da. Çünkü her dayak, insanın içine ileride ortaya çıkmak üzere bir intikam duygusu bırakır. Küçük bir çocukta bile.

Bir de annenin içinden geçenlere bakalım.
İlk öfke nöbetinin ardından karşısındakinin onun iş hayatını mahvetmek isteyen bir düşman değil, sadece yaramazlık yapmış küçük bir çocuk, üstelik de kendi kızı olduğunu anlayan Zeynep'in annesi bu kez pişmanlık duymaya başlar. Çoğu zaman çok da yüz vermek istemediğinden ufak ufak yaklaşmaya çalışır kuzusuna; “aman be yavrum ne yaptın bak gördün mü, nası da üzdün beni, gel bakayım acıyor mu bir yerin, aman artık olan oldu gel parka gidelim hadi”

İki dakika önce çocuğuna vuran anne, şimdi onu ödüllendirip gönlünü almak derdinde. Alın size muhteşem bir tutarsız tavır örneği.
Bu tablo dışarıdan bakınca hiçbirimizi memnun etmedi değil mi, gelin o zaman başa saralım filmi, hem de en başa. Yani kriz noktasından da önceye, o krizin ortaya çıkmasını engelleyerek.

1.Zeynep’in annesinin o haftasonu üzerinde çalışması gereken bir dosya var. Ama evde hafta boyunca onu özleyen bir de küçük kızı var. Çalışmaya başlamadan önce ufaklığa ayıracağı sadece yarım saattik kaliteli bir zaman çocuğun çok daha huzurlu olmasını sağlar. Böylece ufaklık da istenmeyen bir davranışla annesinin dikkatini çekmek zorunda hissetmez kendini.
2. Çocuğu olan anne babalar için çok basit bir tedbir. Eğer gerçekten çok önemli bir şey varsa onu çocukların ulaşamayacakları yerde tutun. Bu evi bir kurtarılmış bölge anlamına getirin demek değil. Elbet ufaklıklar da bazı şeylere dokunup bazı şeylere el sürmemeleri gerektiğini öğrenecek . Ama karşınızdaki bir çocuk bunu hiçbir zaman unutmayın. Çocuk olmak demek aslında hata yapa yapa öğrenmek demek. Kıymetli bir yüzüğünüzü çıkarıp sehpanın üzerinde öylece bırakmayın örneğin, eğer ufaklık onu camdan atarsa sizin de payınız olur bu hatada.

3.Ne siz mükemmel anne baba olabilirsiniz, ne ufaklık mükemmel çocuk. İşte o yüzden kriz anları için hazırlıklı olun. Gerçekten sabrınızın taştığı anda, uzaklaşmak en iyisidir. Herhangi bir adım atmadan önce, nefes almak, mola vermek sonradan pişmanlık duyacağınız şeyleri yapmanızı engeller. Sinir katsayınızın tavan yaptığı o anı atlattıktan sonra zaten mantıklı düşünmeye başlarsınız.
 “Bazen gözüm dönüyor, dayanamıyorum” diyen anne babaları anlamıyorum. İnsanın bazen patronuna da sabrı taşıyor, iki yumruk çakabiliyor musunuz o anda? Ya da küçük bir tokat, çok acıtmadan. Hayır değil mi? Neden çünkü kendinizi tutmanız gerekiyor, sonuçları ağır olabilir. Size karşılık verebilir, işten atabilir.
Ama söz konusu sizin çocuğunuz olduğunda böyle bir otokontrole gerek yok öyle mi? Çünkü ne karşılık verebilir ne de sizi anne babalıktan atabilir. Olmaz. Bunun bir çifte standart olduğunu farkındasınız değil mi. Ve emin olun, sizin çocuğunuz, patronunuzdan, sabır taşıran akrabalarınızdan, sizi çıldırtan arkadaşlarınızdan çok daha değerli. En az onlar kadar saygıyı hak ediyor…Hatta çok daha fazlasını..



Psikolog Irmak Gürcan KERİMOĞLU

Ankara/2012